2 Ocak 2012 Pazartesi

kan...daha fazla kan...

sabah altıyı yirmi geçe kalkar, çekmeköy'den geçip gebze'ye gidecek olan servisi yakalamaya çalışırdım. bunun için on dakikam vardı. koşar adım yürümem gereken beş dakika da bu on dakikanın içinde. sabahları çiş yapmıyorum, traş olmuyorum ve elbetteki kahvaltı da etmiyorum. tüm bunlar bana ilave 5-10 dakika daha uyku fırsatı tanıyor. iş yeri serbest kıyafet. iki tane kotum var, birini bir hafta diğerini diğer hafta giyiyorum. bakımsızlıktan bitmiş durumdayım. haftada bir kere, genellikle salı akşamları traş oluyorum. fabrikada hemen herkes aynı sefil haliyeti ruhiyede. mahfolmuş insanlar topluluğu. birbirinin aynı günlerden oluşan tam 3,5 yıl yaşadım. bin küsür gün. arada müdürüm hamile kaldığı bir dönemde kafama göre takıldığım oldu. öğlen cumaya diye gidip iki bira çakıp dönmeler falan. son dönemlerimde de dolabımda viski likörü vardı, saat dörtten sonraları hızlı giçmeye başlamıştı.

bu günlerde servisi kaçırdığım zaman işe varabilmem o kadar olanak dışıydıki evden manyakça bir telaşla çıkardım. gebze servisini kaçırma telaşım yüzünden normal şartlardakinden 5 sene erken prostat, 10 sene erken alzaymer hastası olabilirim. diyebilirim ki servisi hiç kaçırmadım. serviste hep aynı yere oturdum, kapının kanarındaki tekli koltukta. bacaklarımı uzatıp rahat rahat uyurdum orada. yalnız kışın o kapı içeri biraz soğuk verir. öyle günler için çift çorap giyerdim ve çantamdaki yedek atkıyı bacaklarıma dolardım. bir keresinde sabah çok halsiz kalktım. tamam ara sıra buna benzer şeyler olurdu ama bu seferki çok farklıydı. servise yetişeyim derken nefes nefese kaldım, gözlerim karardı. ama yine yetiştim. yol boyunca soğuk terler döktüm. "bugün bir tuhaflık var ama ne anlamadım" diyordum kendime. fabrikadaki ofisim ikinci kattaydı. merdivenlerden çıkan bir kere daha tıknefes oldum. arada dinlenip dinlenip çıktım da yine de ciddi bir sorunum olduğu aklıma gelmemişti. öğlene doğru fark ettimki mide kanaması geçiriyorum. müdürüm toplantıdaydı, mail atıp çıktım. güvenlikten bir taksi çağırttım kendime. yolda taksiciye dedim, "abi benim durumumum ciddi, ben acil kapısından girene kadar sen gözden kaybolma" dedim. "tamam yeğenim" dedi. bana yeğenim diyen adama her zaman güvenirim, bunu da arada belirteyim.

acile "mide kanamasi geçiriyorum ben" diyerek girdim. bu kadar kendimden emin olduğum için beni küçümsediler. kan sayımı sonuçlarım çıkınca bir panik başladı. meğer ölüyormuşum. "vah vah ben çok iyi adamdım" dedim hemşireye. ertesi gün endeskopi sonrası güzel kafayla ona asılacaktım. evli olmasaydı belki bir şeyler olabilirdi ya da benim kafam hep öyle ilaçlı kalsaydı... olmadı tabi. bir de değil iki tane ülserim varmış, nasıl olur da hiç sancım olmazmış. "delikanlı adamız lan biz" dedim doktora. gebze servisini kaçırmayayım diye öyle yarı ölü yataktan kalkıp koşmam bana hala biraz tuhaf gelir. bir, iki, üç endeskopi. "endeskopi çözüm olmazsa ameliyat olabilir" dedi doktor sonunda. o zaman biraz tırstım ama çaktırmadım. "aynı ilaçtan verecekseniz neden olmasın" dedim. hemşireye de göz kırptım ama bu hemşire o hemşire değildi. bekardı bu ama ben evlisini tercih ederdim. "ben de onu tercih ederdim" dedi doktor ertesi gün. ilaç güzel kafa yapmış, hemşireyi sayıklamışım...

0 yorum: