5 Ocak 2012 Perşembe

Komik bir şey anlatayım mı...

Blog yazmaya beş sene önce başladım. İlk iş yerimde çok kötü günler geçiriyordum. Kendime güvenim yerlerde sürünüyordu. Milliyet Blog'da ufak ufak yazmaya başladım. Zaten sevdiğim bir şeydi, biraz olsun yazmışlığım vardı fakat yazdıklarımı yayınlama şansı elbetteki milyarlarca insanın deneyimlediği gibi internet sayesinde oldu. "Kaydı yayınla" tuşunun hastası oldum. Yazmak güzeldi, yazdıklarımın hit alması, insanların yorum yazması güzeldi. Ama o "kaydı yayınla" tuşu var ya, yemin ederim benim aklımı aldı. Bir yazarın değil bir iletişimcinin sahte tribini yaşıyordum. Televizyonda mesela Bülent Ersoy'un delikanlı bir çıkış yaptığın izlediğim an "bunu blogumda yazacağım" diyordum kaşlarımı çatıp. "Yaz tabi yaz" falan diyordu arkadaşlarım. Ayıptır söylemesi Tuna Kiremetçi'den bile kötü durumdaydım. Kendimi inanılmaz ciddiye alıyordum. Okur yorumları yağmur gibi gelmeye başlamıştı. Sonra yavaş yavaş bir şey fark ettim. Aslında yazdıklarıma ilgi duyan yoktu. adı daha net olarak konmamış bir sosyal paylaşım tribi yaşıyordum ama bana sorsanız kendimi yazar sanıyordum.

Sonra...Sonra şöyle şeyler oldu. Aslında bir bok yazamadığımı ve bunun ne kadar da ciddi bir iş olduğunu fark ettim. Bu sefer kendime "belki çalışırsam gerçekten yazabilirim" dedim. Şöyle bir şey oldu yani kısaca, bir gün bir kavak ağcına tırmanmıştım ve kendimi uzayda sandım. Uzayda olmadığını anlayınca sızlanmaya başladım. Sonra kafayı kırıp "neden gerçekten uzaya gitmeyeyim" dedim. Aynen böyle oldu. Bitlis'de doğmuş bir köy çocuğu uzaya gidebilir mi? Sanırım hiç kimse "gidemez" diyemez. Doğru şeyleri yaparsa, hayat da müseade ederse olabilir. Bu hayalcilik değil tam tersine gerçekçiliktir. Bir işi doğru yapacaksan ilk önce kuralına göre oynayacaksın. Ben de öyle yaptım. İki senedir yazdığımın bir kaç katını okuyorum. Hava atmak için söylüyorsam Allah belamı versin ama bakın aşağı yukarı okuma listem şu şekildeydi (bu arada bahsi geçen yazarlardan kaç kitap okuduğumu da oaranterz içine yazıyorum bakınız )

Dostoyevski (3)
Bulgakov (2)
Etgar Keret (2)
Tezer Özlü (2)
Kafka (2)
Kurt Vonnegut (5)
Bukowski(6)
Sallinger (4)
Italo Svevo (2)
Sait Faik (10)
Yusuf Atılgan (2)

Daha başka bir şeyler de okudum ama şimdilik aklıma gelen liste bu. İşte burada işin acıklı kısmı başlıyor. Okumalarımdan aldığım müthiş keyif bir yana, yazıma hemen hemen hiç bir şey katamamıştım. Dilbilgisi kurallarına daha fazla uyuyordum. Bu da sayılmaz ama lan. Ne doğru dürüst bir karakter tahlili, ne yaratıcı bir kurgu ne de dilde göze çarpan herhangi bir zenginlik. Dilim de doğal bir akıcılık var, bunu ben de kabul ediyorum (mütevazilik forever ama o ayrı) fakat bütün olay da bu yahu. Dilde akıcılık var mı var. Başka ne var?

Başka ne var lan it!

Başka bir şey yok malesef. Geçen günlerden birinde yazdığım "kan...daha fazla kan" adlo öyküm doğrusu beni heyecanlandırdı. Öyküyü yirmi kere falan okudum ve kendime "sonunda oldu" diyordum, "sonunda istediğim gibi bir öylü yazabildim..."

Öykünün üzerinde biraz daha çalıştıktan sonra maillerime cevap verme lütfunu gösteren Alpay Erdem ve Fırat Budacı'ya gönderdim. Alpay her zamanki nezaketiyle "çok güzel olmuş" dedi. Oysa ben aşağı yukarı şöyle bir şey bekliyordum;

"vay vay vay kaptan sende ne cevherler varmış ya...bir gün dergiye gel de şu işi ciddi ciddi konuşalım."

Fırat Budacı ise henüz cevap vermedi. O zaten Alpay Erdem kadar hızlı dönüş yapmaz. Yapsa da "kusura bakma yoğun olduğum için okuyamadım" falan diyebilir. Sağlık olsun.

Bukowski kendisine okuyup yorumlanması için şiir gönderen insanlarla dalga geçer. Hatta birisinde postadan zarfı alıp gönderenin ismine bakar. Misal "mike" diye birisi göndermiş olsun mektubu. Bukowski mektubu doğrudan çöpe atar ve şöyle der;

"I am sorry mike, but you have a dick..."

Bu bağlamda benim kadın yazarlara ulaşmaya çalışmam teoride doğru gibi durabilir ama aslında öyle değildir.

İşin en acıklı kısmı ise şurada başlıyor (oysa başlıkta komik bir şey anlatmayı taahhüt etmiştim değil mi? iyi de bu benim trajedim. benim trajedim sana komik geliyor olabilir. buraya kadar gülmediysen sorun sendedir bence)

Evet işin acıklı kısmına geldim. Öykümü bir de G yayınevi'ne gönderiyorum çünkü yayınevi sahibi de lütfedip yazdıklarıma cevap verebiliyor. Daha önce iki öyküm için birer paragraflık eleştiri dahi yazmıştı. Doğrusu bu eleştiriler beni çok memnun etmişti. Cem Akaş'ı sıkmamak için onda senede bir yazı gönderiyordum. Hem zaten ancak bir senede biraz olsun aşama katedebiliyorum gibi geliyordu bana. 100 tane yazıyorsam ancak birisini ona gönderiyordum. Lakin buna rağmen son gönderdiğim öyküye cevap vermemişti. Öykü üzerinde çok fazla uğraşmıştım ama pek bir şeye benzememişti. merak eden olursa gönderdiğim öykü de şu. Herneyse. Fakat ben bu "kan...daha fazla kan.." öykümden çok memnun kalınca onu da kendisine gönderdim. Daha doğrusu gönderdiğimi sanıyordum çünkü az önce kendisinden bir mail geldi, "yazıyı eklememişsiniz" diyor... Word dosyasını atatch etmemiştim. Utanç verici bir durum. Ben kendisinden mail beklemiyordum. Beklemeyi bırakın, yazıyı gönderdiğime de pişman olmuştum. Çünkü çok iyi olduğunu sandığım ama gerçekten de bir adım dahi ileri gidemediğimi bas bas bağıran bir yazıydı. Cem Akaş bana "hani yazı?" deyince bu sefer artık bana güven vermeyen yazımı göndermek zorunda kaldım.

Cem Akaş'ın dönmesinin yine de iyi bir tarafı var. Bir önceki öyküme hiç cevap gelmeyince ben çok üzülmüştüm. Çünkü gerçekten de yavan, berbat bir öykü" diye cevap gelmesi beni üzmezdi tam tersine bu konuda otorite olmuş birisinden güvenebileceğim bir eleştiri almış olduğum için sevinirdim. Belki de bu sevdadan vazgeçer ve bir tekel bayii açmak gibi daha gerçekçi daha hayata geçirebilecek şeyler peşine düşerdim. Ama cevabın hiç gelmemiş olması beni bitiriyor. "Sen cevap vermeye değmezsin" demek oluyor ki bence bundan daha aşağı bir seviye yok. Kendisine gelen mail i doğrudan siliyor da olabilir. İşte beni bu üzüyor. Cem Akaş'tan gelen "yazıyı eklememişsiniz" uyarısı beni bir anlamda memnun da etti. Çünkü demek ki adam mail'i açıyor. Bundan sonra bir cevap gelmezse ben kendimi cevap vermeye tenezzül edilmemiş gibi hissetmeyeceğim, tam tersine yazını okudum ama cevap vermiyorum, anla ne kadar kötü yazmışsın" tarzı bir cevap almış gibi hissedeceğim.

Harika bir şey değil mi bu?

2 yorum:

Meltem Özbey dedi ki...

"Ayıptır söylemesi Tuna Kiremetçi'den bile kötü durumdaydım." Yazının tamamı komik, inançlı, istekli olsa da bu cümle yeterince vurucu olmuş :)
Hani, gerisini varalım biz düşünelim tadı...

Aman Kaptan dedi ki...

:) teşekkür ederim. tuna'ya da bunu yapmak istemiyorum ama bir şekilde hakediyor işte...