<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784</id><updated>2012-01-27T12:14:57.815-08:00</updated><category term='rezil'/><category term='ofisboy'/><category term='ruh hali'/><category term='çizgiroman'/><category term='ayıp'/><category term='yazar kimdir'/><category term='şaşkın'/><category term='yazarın beklentisi'/><category term='çapkın'/><category term='birbirleri için yaratılmışlar'/><category term='dilenci vapuru'/><category term='şiyir'/><category term='anne-çocuk diyalogları'/><title type='text'>Dilenci Vapuru</title><subtitle type='html'>Gaz ve toz bulutu sıkışıyor, dünya oluşuyor. Eşekle at çiftleşince katır oluyor. Üzümden sirke, şarap, pekmez ve pestil olabiliyor. Eşeğin sikine kelebek konuyor, fena bir şey olmuyor. Fakat benden hiç bir şey olmuyor...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>431</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-1923173196751681410</id><published>2012-01-27T12:14:00.000-08:00</published><updated>2012-01-27T12:14:57.822-08:00</updated><title type='text'>biraz abartı iyidir...</title><content type='html'>+oğlum neden öyle yazmışsın twitter'a?&lt;br /&gt;-ne yazmışım anneceğim?&lt;br /&gt;+"niteliksiz muhasebeci, başarısız yazar" yazmışsın...&lt;br /&gt;-nitelikli muhasebecş mşyşm ben anne?&lt;br /&gt;+değilmişsin, öyle diyorlar...&lt;br /&gt;-başarılı yazar mıyım ben anne?&lt;br /&gt;+pek değilsin galiba...&lt;br /&gt;-haksız mıyım o zaman?&lt;br /&gt;+neticede oğlumsun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NEDEN ÖYLE DİYORSUN KENDİNE! ELALEM SANA GÜLSÜN MÜ İSTİYORSUN?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-1923173196751681410?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/1923173196751681410/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=1923173196751681410' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1923173196751681410'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1923173196751681410'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/biraz-abart-iyidir.html' title='biraz abartı iyidir...'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-747148916734825782</id><published>2012-01-25T01:54:00.000-08:00</published><updated>2012-01-25T01:54:08.775-08:00</updated><title type='text'>piç arkadaş...</title><content type='html'>anlatıyor, durmadan anlatıyor efendim durduramıyoruz. vay efendim kız bunu evine çağırmış da efendim meğer evde kızın babası varmış da ama adam kızını hala çocuk sanıyormuş da efendim demiş ki evden çıkarken "benim işim var siz güzel güzel oynayın" da...piç arkadaş da diyor ki "ne oynaması lan sen git de ben senin kızını skecem daha haberin yok..." burada kahkahalar patlıyor..kahkahalar sanki senin yalnızlığına gülüyorlar tüm insanlar öyle değil mi? adamın kızını skecekmiş...pekiyi skmiş mi? işte bu hikayede bundan bahsedilmiyor. bence skememiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yaptığı her şey yanına kar kalan kişidir piç arkadaş. o babasının oğludur sen ise annenin. ama yine de sanki onun annesi onu senin annenin seni sevdiğinden daha çok seviyor gibidir? sevgi nedir bunu mu bilmiyoruz belki sadece?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;piç arkadaş her fırsatta babasının arabasını kaçırır. kendi arabasını tehlikeye atmak istemeyen baba en sonunda piç arkadaşa bir araba alır. senin baban sana almaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;piç arkadaşla sen aynı kıza arkadaş olursunuz. piç arkadaş kızı götürür. sonra bir takım bazı süper anormal olaylar olur. mesela kız kaza geçirir, kafatası ezilir falan ama yaşar. bir takım operasyonlar geçirmesi gerekir. eski güzelliğinden eser yoktur. işte o arada sen devreye girip kızla ilişki yaşarsın. ameliyatlar tamamlanınca kız yine piç arkadaşa döner bir şekil. ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu konuda daha çok yazılır ama gerek yok be...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-747148916734825782?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/747148916734825782/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=747148916734825782' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/747148916734825782'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/747148916734825782'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/pic-arkadas.html' title='piç arkadaş...'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-4219393070995327720</id><published>2012-01-25T01:23:00.000-08:00</published><updated>2012-01-25T01:23:20.096-08:00</updated><title type='text'>ofis günlükleri ve bir takım diğer şeyler...</title><content type='html'>yok ulan işte yapacak iş yok. geldim yeni bir şirkete girdim, çok büyüyecek burası dediler ama bir terslikler oldu işte şirket büyümüyor. bana da büyümüş şirkette ihtiyaç var. ne oldu, ben buraya geldim ama işler gelmedi ve ben de fazlaya çıktım. bütün vaktim aslında bana ihtiyaç olmadığı gerçeğini gizlemeye çalışmakla geçiyor. bu da oldukça yorucu bir durum. ne yaptıysam tam olarak gizleyememiş olacağım ki müdürlerden biris bunu fark etti ve bana iş vermeye çalışıyor. ama verilen iş, benim uzmanlık alanım ile alakalı değil. eşyalar üzerinden bir benzetme yapacak olursak diyebiliriz ki beni şirkete bir makam aracı olarak aldılar ama o makam boş kaldı. napalım lan biz bu arabayı napalım lan orada otoparkta yatıyor bütün gün diye düşündüler taşındılar ve beni kamyonetlerin arasında gönderdiler. bagaja yük koyuyorlar. işe yarıyor muyum, evet fakat yarın öbür gün makam dolduğunda makam sahibi kişi gelip bana bakacak ve "ben bu arabaya binmem" diyecek. peki haksız mı? değil efendim değil...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dün canım çok sıkıldı ve saate baktım, 16:00... aman allahım diyorum, iki saat nasıl geçecek? bir saat sonra falan yine saate baktım, 16:15... yani bana göre bir saat geçerken dünyanın dönüş hızı üzerinden hesaplanan gerçek süre ancak 15 dakika. sikerim böyle dünyayı lan!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;geçen hafta amatör yazarlığımı bir adım ileri taşıyabileceğimin sinyalilini veren bir öykü yazdım. arkadaşlarıma gönderdim, fidbek alamadım. herkesin türlü türlü derdi var, farkındayım. dönüş alamadığım zaman beğenmediklerini ve bunu nasıl söyleyeceklerini bilemedikleri için yorum yapmadıklarını düşünüyorum. üstelik sanmayın ki her yazdığımı "abi bu nasıl olmuş yaaa???" diye baskıcı bir şekilde gönderiyorum. kimisine senede bir gönderiyorum hatta. yine de dönüş yok. beğenilmediğinde kendimi kesiyorum falan da değil hani...&lt;br /&gt;ha bu arada yazının başlığı ofis günlükleri idi... ama öykü yazmak da benim ofis günlüğümün önemli bir parçası zaten...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şirket fena para vermiyor, yazabilecek kadar vakit de veriyor bana, evime yakın, öğlen spor yapabileceğim bir yer de var... o zaman ben belamı mı istiyorum daha fazla? anlamıyorum ki...profesyonel yardım aldığımda iyi reaksiyon veriyorum genellikle. bir yazı atölyesine mi gitsem ne yapsam...hep diyorum ama bir türlü de gidemiyorum. aslında vaktin de yok değil...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ya böyle bir yere gidersem de aslında beş para etmez bir tarzım olduğu ortaya çıkarsa? bunu kaldıramamam ki ben...öykücülükte geleceğimin olmadığının kesinleştiği bir hayatta nasıl devam edebilirim ki ben?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu arada diyetteyim. kendi kendime 3 kilo kadar verdikten sonra diyetisyene gitmeye başladım. bunu okuyan da beni şişman sanacak. diyetisyene gittiğimde gerçek şişkolar bana çok öfkeleniyorlar. bir keresinde neredeyse aralarında anlaşıp beni döveceklerdi. "ne yapayım yani, buraya gelmek için sizin kadar kilo almayı mı beklemeliyim yani" deyince de bayağı bir filmi kopardılar. neymiş efendim onların da duyguları varmış. benim yok mu lan? ayrımcılığa uğratılan bir kişi varsa o da benim. 7 kilo fazlam var diye diyetisyene gidemem mi yani? ille 30+ mı olması gerekiyor, ille iki sandalye mi oturabilmem gerekiyor yani? eskiden 4 kilo alında diyete girer ve ideal kiloma gönderdim. bir kaç yıldır bunu ihmal edince bir baktım toplam 10 kilo olmuş. e çüş. 3'ünü bir şekilde verdim işte...geriye kaldı 7.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ofisteki kızlarla diyet muhabbeti yapıyoruz. ben sürekli yeşil elmayı övüyorum, onlar biraz mesefali yaklaşıyorlar. bu yeşil elmayı beğenmezliği de anlamak mümkün değil. kadın basenleri yüzünden kapıdan girerken yan dönmek zorunda kalıyor, sonra karşımda "ama yeşil elma böyle böyle" kardeşim çok değil 4 sene önce bruce lee gibi vücudum vardı benim, bana mı anlatıyorsun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;demin gazetede şöyle bir haber okudum, "ünlü popçu ile tv yıldızının bir kaç haftadır flört eddiği öğrenildi. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ben bunu şöyle yorumluyorum; "sikişiyorlar"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-4219393070995327720?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/4219393070995327720/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=4219393070995327720' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4219393070995327720'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4219393070995327720'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/ofis-gunlukleri-ve-bir-takm-diger.html' title='ofis günlükleri ve bir takım diğer şeyler...'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-1930481048170680108</id><published>2012-01-24T02:18:00.000-08:00</published><updated>2012-01-24T02:18:50.413-08:00</updated><title type='text'>Brad Pitt?</title><content type='html'>Dün saçlarımı kestirdim. O kadar kötü haldeydilerki eve gelince aynaya baktım ve "bildiğin brad pitt'in esmeri olmuşum" dedim. kendime o kadar yakışıklı geldim ki sevinçten breakdans yaptım. hem de saatlerce. üstelik breakdans yapmayı da pek bilmiyorum. bugünkü durum ise bu. neye dayanarak bu kadar sevinmişim ki acaba?&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Vhg3SU0PNKA/Tx6FetE40GI/AAAAAAAAAXs/WLIWxsLplic/s1600/keko.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="400" width="300" src="http://3.bp.blogspot.com/-Vhg3SU0PNKA/Tx6FetE40GI/AAAAAAAAAXs/WLIWxsLplic/s400/keko.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-1930481048170680108?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/1930481048170680108/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=1930481048170680108' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1930481048170680108'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1930481048170680108'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/brad-pitt.html' title='Brad Pitt?'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-Vhg3SU0PNKA/Tx6FetE40GI/AAAAAAAAAXs/WLIWxsLplic/s72-c/keko.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-5952264502737185405</id><published>2012-01-23T06:02:00.000-08:00</published><updated>2012-01-23T07:20:06.582-08:00</updated><title type='text'>Dünyanın en mutlu insanı</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-Nho2fTe6pus/Tx1oWHX-0nI/AAAAAAAAAXg/P5qmUZXJslE/s1600/PwC.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em; text-align: center;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://1.bp.blogspot.com/-Nho2fTe6pus/Tx1oWHX-0nI/AAAAAAAAAXg/P5qmUZXJslE/s320/PwC.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotoğraftaki kişidir. Yani ben. Yıl 2007. 2 Ocak Salı. Çok değil ama bir kaç gün önce 3 sene çalıştığım iş yerinden ayrılmışım. Ruh kanserine yol açan bu iş yerinden ayrılmanın mutluluğu ile Galata Köprüsü'nde yürüyorum. Yüzüm çok az gözükmesine rağmen ne kadar mutlu olduğum anlaşılıyor. Belediyenin köpek itlaf ekibinin elinden son anda kurtulmuş bir köpek kadar neşeliyim. Fotoğrafran sonra tam sekiz tane yunus aynı anda denizden köprüye doğru fırlayıp mutluluğumu paylaştı. Ayasofya'nın bahçesinden binlerce renkli balon salıverildi gökyüzüzüne ve Sultan Ahmet'den de bir o kadar beyaz güvercin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vefa'ya boza içmeye gidiyorum. 3 bardak boza içtikten sonra ne kadar uzun yürüdüğümü fark edip orada bayağı bir süre kalakalacağım. Ayaklarım ağrıyordu. Bu durumu Dostoyevski yazsaydı şöyle diyebilirdi;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Kerem'in ayacıkları ağrıyordu...Birden sarsılarak ağlamaya başladı...&amp;nbsp;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-5952264502737185405?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/5952264502737185405/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=5952264502737185405' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/5952264502737185405'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/5952264502737185405'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/dunyann-en-mutlu-insan.html' title='Dünyanın en mutlu insanı'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-Nho2fTe6pus/Tx1oWHX-0nI/AAAAAAAAAXg/P5qmUZXJslE/s72-c/PwC.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-6216119797572740272</id><published>2012-01-18T07:18:00.001-08:00</published><updated>2012-01-20T03:01:40.270-08:00</updated><title type='text'>Fikir: Cemil</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-x6dgVPVVthg/TxkiEuJwrkI/AAAAAAAAAXY/ieNGFPTBza8/s1600/cemil.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://1.bp.blogspot.com/-x6dgVPVVthg/TxkiEuJwrkI/AAAAAAAAAXY/ieNGFPTBza8/s320/cemil.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;Karamazov Kardeşler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;yazan: dostoyevski, &lt;br /&gt;&amp;nbsp;fikir:cemil&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu karikatürü bulabildiğim için gerçekten çok mutluyum. çünkü ben de bir cemil'im. aklıma bir şey geliyor ama bunu yazabilmek, adam edebilmek için saatlerini, ne saatlerini yıllarını vermek, saçları ağırtamak, dirayet göstermek, buhranlara falan girmek bana ters şey abicim. her şey kolayından olsun istiyorum ama yine benim de adım bir yerlerde geçsin istiyorum. hem kimseden fazla efor göstermeyeyim hem de bir şekilde herkesin önünde olayım...bedelini ödemeden olsun her şey, olabildiğince kolay olsun...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dün gece yatmadan önce bir öykü fikri geldi aklıma. önce bir taslak yazdım, sonra ikinci taslağı yazdım. başı, finali her bir boku var ama bence yine ama belki de daha yüzlerce kere düzeltme yapmam lazım. böyle bir sabrım,zekam,aşkım hiç bir şeyim yok ki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;biraz üstüne gittim bu sefer ama, benim için ümit verici tarafı şu ki böyle taslakları tekrar tekrar yazdığım öykülerde sürekli olarak öykünün çatısını, dilini falan da değiştirirdim. taslak bitmek bilmezdi. bu sefer birinci taslakta çatı da, karakterler de ortada. sadece dil üzerinde çalışıyorum, biraz da karakterlerden birisini geliştirmem gerekiyor ki inandırıcılığı artsın. yine de kendimi bir cemil gibi hissediyorum. bu öykü adam gibi bir yazarın elinde ne güzel olurdu diyorum. adam gibi bir yazar bundan roman bile çıkarırdı diyorum. ben yazınca cemil yazmış gibi olacak. diğer yandan da öyküyü taslak olarak birinize okutmak istiyorum ama bu sefer de olumsuz yorum olur da hevesim kaçar diye çekiniyorum. kimseye bahsetmeyince de içim içimi yiyor. çamurda parlak bir şey bulmuş sokak çocuğu gibiyim. onu birine gösterirsem değersiz olduğunu öğreneceğim diye ödüm kopuyor. göstermezsem de içim içimi yiyor. anla ne durumdayım. işim zor görüyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;bu arada bahsettiğim öyküyü de sonradan bitirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/enver-amca-hakknda-hicbir-sey.html"&gt;işte linki de burada&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-6216119797572740272?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/6216119797572740272/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=6216119797572740272' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/6216119797572740272'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/6216119797572740272'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/fikir-cemil.html' title='Fikir: Cemil'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-x6dgVPVVthg/TxkiEuJwrkI/AAAAAAAAAXY/ieNGFPTBza8/s72-c/cemil.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-1119893535790238508</id><published>2012-01-18T00:11:00.000-08:00</published><updated>2012-01-18T00:11:28.674-08:00</updated><title type='text'>Google'dan gelen  hitler hakkında</title><content type='html'>blogspot istatistikler sayfasından google'dan bloguma gelen ziyaretçilerin kullandığı anahtar kelimere bakıyordum. sonuçlar biraz utanç verici:liseli kızlar sikişiyor (3)kırmızı götlü maymun (2)köpekler nasıl sikio (2)lale (2)robret kolej kıyafetleri (2)sevdiyim biri varsa oda sensin (2)*aman kaptan (1)bir kıza aşık olunur (1)dayım (1)götü kırmızı maymunlar (1)***yorumum şu ki, bir öykü kitabı çıkartıp bundan ortalama ayda iki bin lira falan gelir elde etmek isteyen birisi için yanlış bir iş peşindeyim sanıırım... bu arada bence tüm bu google aramalarının içinde en kötüsü de * ile işaretlediğim "sevdiyim birisi varsa oda sensin" diye yazan arkadaş...umarım bir türkçe öğretmenine falan aşık değildir...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-1119893535790238508?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/1119893535790238508/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=1119893535790238508' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1119893535790238508'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1119893535790238508'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/googledan-gelen-hitler-hakknda.html' title='Google&apos;dan gelen  hitler hakkında'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-6231965871414464513</id><published>2012-01-17T05:55:00.000-08:00</published><updated>2012-01-17T07:41:39.457-08:00</updated><title type='text'>Mustafa'nın büyük dertleri (ve çözümleri)</title><content type='html'>Hayatındaki tüm şartları olduğundan daha iyi hale getirmeye kararlıydı Mustafa. Hatta bu konuya kafayı biraz fazla taktığını da söyleyebiliriz. Kazandığı parayı biraz daha arttırmak istiyordu ki şimdi oturduğu evden daha merkezi ve biraz daha güzel bir eve geçebilsin. Geliri artınca taşınacak ve bu yeni şartlar altında hali hazırda birlikte olduğu kızdan biraz daha genç ve güzelini bulması daha kolay olacaktı. Mustafa buna kısaca %10 teorisi diyordu. Ona göre sürekli olarak maaşının %10 fazlasını sağlayabilecek bir arayışta olması gerekiyordu. Artan maaş hayatında diğer iyileştirmeleri de beraberinde getirecekti. "Bu rekabetçi düzende sürekli olarak çitayı yukarıda tutacaksın" demişti arkadaşlarına. %10 felsefesinde sonsuz bir ilerleme hayal ediyordu. Ona göre bu planda hiçbir zaman varılacak bir nokta yoktu. Sürekli daha çok para, daha güzel bir ev ve daha genç bir kadın. Lakin onca hesaplı harekete rağmen Mustafa aynı iş yerinde zam almadan 4 sene çalışmıştı. Bu sürede Gültepe'de kirasını zar zor denkleştirdiği bir evde oturmuş ve ablasının liseden arkadaşı ile birlikte olmuştu. Kısacası planının ikinci basamağına henüz geçememişti. Yine de içini ferah tutuyordu Mustafa. İşlerin istediği gibi gitmemesinin sebebinin henüz askere gitmemiş olmasından kaynaklandığını ve bu yükten kurtulmadan istediği adımları atmanın mümnün olmadığını düşünüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikayemiz de esas olarak Mustafa askerden döndükten bir kaç hafta sonra başlıyor. Askere gitmeden önce patronuna karşı çalımlı bir edayla işten ayrılmış, ev sahibine onu küçümser bir tavırla veda etmiş ve sevgilisini "acımazsız" olarak nitelendirebileceğimiz bir tavırla terk etmişti. Kendisine o kadar güveniyorduki geri döndüğünde çok daha iyi bir iş bulacağı ve ve bu işten kazanacağı parayla yeni bir eve taşınıp daha güzel bir kızla birlikte olacağına hiç şüphesi boktu. Fakat malesef gerçekler beklentisini karşılıyamamıştı. Askerden sonraki ilk bir ay boyunca hiçbir başvurusuna dönüş yapılmamıştı. Bu süre boyunca arkadaşının yanında kalan Mustafa hem arkadaşının sabrını hem de askerden önce kenara koyduğu üç kuruşu olabildiğince hızlı şekilde tüketmişti. Bir iki gün içinde arkadaşının evinden kovulacağı çok belliydi artık ve böyle bir olayın olması durumunda Balıkesir'deki ailesinin yanına gitmekten başka bir çaresi yoktu. Balıkesir'e dönüşün tek yönlü bir bilet olduğunu farkındaydı Mustafa. Bir kere İstanbul'dan uzaklaştıktan sonra şehre geri dönemeyeceğini, babasının kuyumcu dükkanının bir şubesini açıp orada hergününü biraz daha babasına benzeyerek geçireceğini biliyor ve bunu hiç mi hiç istemiyordu. Balıkesir'e dönmemek için şansını fazla zorlamaması, boynunu büküp eski işine geri dönmesi gerekiyordu. Diğer yandan sıkıntı şuyduki eski işinin ona tekrardan altın tepsi içinde falan sunulduğu da yoktu. Mustafa da bunu farkındaydı. O sebeptendirki eski patronunun ağzından girdi, burnundan çıktı. Esasında patronunun "hırslı bok" diye isim taktığı eski elemanına ihtiyacı vardı ama adam Mustafa'nın zor durumda olduğunu farkındaydı ve görüşme boyunca Mustafa'yı olabildiğince ezmeye çalışıyordu. Eli güçlü olan istediğini aldı ve Mustafa'yı eski maaşının yaklaşık olarak %10'u kadar düşük bir maaşla tekrardan işe aldı. Altı ay sonra %5 zam yapıp onu hem hırslandıracak hem de kendisine minnet duymasını sağlayacaktı. Bir altı ay sonra bir %5 daha yapıp minnet-hizmet dengesini iyice yakalayıp Mustafa'dan daha uzun yıllar faydalanacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski işine kavuşup Balıkesir'e dönüş biletini yakan Mustafa uğradığı gelir kaybını hiç aklına getirmiyor, kusursuz bir iyimserlikle eski düzenini hızla yeniden inşaya çalışıyordu. Bu bağlamda ikinci adresi eski ev sahibi oldu. Askere gitmeden önce boşalttığı evin hala boş olması Mustafa'yı umutlandırmıştı. İstanbul'un merkeze bu kadar yakın bölgesinde bundan daha ucuza bir ev bulamayacağını biliyordu. Çünkü eğer böyle bir ev olsaydı Mustafa zaten orada oturuyor olurdu. Evin uzun süre boş kalmış olmasının pazarlıklar sırasında elini kuvvetlendireceğini düşünen Mustafa bir umutla pazarlığa girişti. Fakat işin aslı şuyduki evin ne kadar uvuz olduğunu ev sahibi de biliyordu. Üstelik adam Gültepe'nin yarısına sahipti ve kıçıkırık bir evin kiraya verilmiş-verilmemiş olması çok da umurunda değildi. Değil indirim yapmak, eve fazla fiyat çekti. Patronu ile yaptığı anlaşmadan gelir kaybına uğrayan Mustafa bu kaybı kiradan tasarruf ederek kapayabileceğini sanmıştı ama heyhat, şansı pek yanında değildi. Mustafa en sonunda ev sahibinin yaptığı %10 zam+iki yıllık apartman yöneticiliği dayatmasını kabul etti. Apartmandaki diğer kiracılar Mustafa'yı avukat sandıkları için yönetici o olduğu zamanlar aidatlarını takır takır ödüyorlardı. Ev sahibi de tıpkı Mustafa'nın patronu gibi onun varlığından o kadar hoşnuttuki bu işi yapması için evini Mustafa'ya bedavaya dahi verebilirdi ama o da aynı patronun yaptığı gibi eski kiracası ile karlı bir anlaşma yapabileceğini daha Mustafa evine geldiği an fark etmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geliri düşen ve masrafı artan Mustafa kesinlikle eskisinden daha güzel bir sevgili edinebilecek durumda değildi artık. Eski düzenini tekrardan kurmaya saplantılı şekilde takılan Mustafa mutlaka ama mutlaka eski sevgilisi ile de tekrar bir araya gelmeliydi. Ama işi o kadar kolay olmayacak gibi gözüküyordu çünkü Gülnaz Mustafa'nın telefonlarına cevap vermiyordu. Ona ulaşabilmek için ablasını kullanmaya çalıştı ama heyhat ablası da çağrıları cevapsız bırakıyordu. Mustafa Gülnaz'ın iş yerine gitti, evine gitti ama ne yaptıysa kendisine yaklaşabilme fırsatı bulamadı. En sonunda kendisine acıyan ablası onu aradı ve Gülnaz'ın sevgilisinin olduğunu ve çocuğun ciddi olduğunu söyledi. Bu haber Mustafa'yı deliye çevirdi. Gülnaz'ı gerçek anlamda sevdiği falan yoktu, hemen hiç bir şeyi sevebilecek birisi değildi ama motive olmak için sevmeye ihtiyaç duymayan yapısı "eski düzen" konusunda diretiyordu. Şartlar önce eski haline gelecelti ki ardından iyileşmeye başlayacaktı. Büyük hayallerinden vazgeçmiş değildi. Sadece bir adım geri gitmişti alt tarafı. Eski sevgilisini elde etmek için mücadele etmeye karar verdi. Etti de. Ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın ne Gülnaz'ı bir kere olsun görebilmiş ne de sesini duyabilmişti. İşlerin iyice kontrolünün dışında olduğunu anlayan Mustafa bir intihar resti çekmeye karar verdi. Tuborg Gold'dan hayli yardım aldığı bir akşam bileklerini biraz kesti. Kan görünce de hemen bayıldı. Mustafa'yı bulan ablasaydı. Zaten işini şansa bırakmayan Mustafa hem ablasını hem de iki arkadaşını evine çağırmış ve onlardan herhangi birisi eve varmak üzereyken canına kast etmişti!&lt;br /&gt;Mustafa'yı ablası buldu. Jilet izinden çok sinirli bir kedi tarafından tırmalanmış gibi gözüken bileklerini görünce fazla endişelenmeden ambulans çağırdı. Ortak arkadaşları araya girdi de Gülnaz sonunda hastaneye gelip Mustafa'yı ziyaret etmeyi kabul etti. Yaklaşık bir yedi-sekiz kilo almış gibi gözüken Gülnaz'ı hastanedeki odasında bulan Mustafa bu duruma oldukça sevinmişti. fakat Gülnaz'ın da kafası biraz karışıktı. Mustafa'ya anlatılan hikayede iki erkek arasında kalmış bir Gülnaz vardı. Birisi askere gitmeden önce kendisini terk etmişti ve diğeri de bu zor zamanında ona sahip çıkmıştı. Yeni sevgilisine duyduğu minnet ve eskisinin "eski kokusu" -aynen bu cümleyi kurmuştu- arasında kalmış, bu kafa karışıklığına direnmek için elinden geldiğince direnmişti ama sonunda kendisini bu hastanede bulmuştu işte. Mustafa'ya anlatılmayan gerçek hikayede Gülnaz gerçekten bir erkek arkadaş bulmuş, çocuğun evlilik vaadi ile kendisi ile birlikte olmuş ve hamile kalmıştı. Hamileliği öğrenen yeni sevgili Gülnaz'ı terk etmişti ve Gülnaz'ın 34 yaşına kadar bakaya kalan ve an itibari ile jandarma komanda olarak görev yapan, askere gitmeden önce dahi akıl sağlığı pek yerinde olmayan abisinin terhisine on gün kadar kalmıştı. Çocuğu aldıramayacak durumda olan Gülnaz'ın kendisine acien yeni bir aşık bulması gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa'nın müdürü eski hırslı ve pek iyi iş görür elemanını eskisinden daha ucuza işe almıştı. Ev sahibi ise bir türlü istediği kirayı alamadığı evi hem ederine kiraya vermiş hem de düşlerini süsleyen yöneticiye tekrar kavuşmuştş. Üstelik eski kiracı bekarken bu seferki evlenmek üzereydi. Gülnaz ise Mustafa ile tatmadığı şeyleri tatmış, aşık olmuş, tabuları yakmış ve özgürce sevişmişti. İş özgürlüğün bedelini ödemeye gelince de imdadına Mustafa yetişmişti. Kısacası bu hikayede Mustafa hariç herkes bir şeyler kazanmıştı. Peki o neden kendisini kazançlı hissediyordu? İşte bu sorunun cevabı hiç bir zaman verilemeyecekti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-6231965871414464513?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/6231965871414464513/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=6231965871414464513' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/6231965871414464513'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/6231965871414464513'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/mustafann-buyuk-dertleri-ve-cozumleri.html' title='Mustafa&apos;nın büyük dertleri (ve çözümleri)'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-2034737010225211692</id><published>2012-01-16T02:11:00.000-08:00</published><updated>2012-01-16T02:17:07.546-08:00</updated><title type='text'>Yazmadan önce</title><content type='html'>Bir kaç gün önce daha önce yazı gönderdiğim yayınevlerinden birisinden cevap aldım. Bana cevap veren kişi, yazdıklarımı sevmekten çok kendi işine saygısı büyük olan birisi olmalı. Çünkü ben sanmıyorum ki gönderdiğim öyküler cevap vermeye değer olsun. Diğer yandan enteresan bir durum var, yayınevi sahibi açık ve net eksiklilerime işaret ediyor. İşaret ettikleri şeyler nasıl diyeyim mesela "gol atmak için topu kaleye vurmalısın, yoksa maçı kaznamazsın" demek kadar kesin şeyler. Üzücü olan ben bunu bilmiyorun, ancak o gösterdiği zaman fark ediyorum. Düşününki ben futbolcu olmak istiyorum. Sahada bir çok ilginç şeyler yapıyorum, belki daha önceden denenmemiş, yaratıcı çözümler arıyorum ama bunlar bir şey ifade etmiyor çünkü bu çabalamalarım sırasında aklımda rakip kaleye gitme düşüncesi yok. Bir sadatten, bütünleyicilikten uzağım. Aklım bu işin en temel gereklilikleri hariç hemen her şeyle meşgul. Korku,panik,endişe...Yazı sürecimde ne ararsan var. Hemen hemen hiçbir yere gitmeyen öyküler. Kendimi aşağılamaktan zevk almıyorum, hasbelkader burada okuduklarını beğenenleri de üzmek istemem. Demek istediğim şu ki yazılarım enerjik ve hareketli, farkındayım. Dilim yer yer özgün. Bir güç var. Ama hareketli yazıların aslında hiçbir yere gitmiyor olması ilginç. Bu enerjiyi biraz daha iyi değerlendirebilirsem belki bir şeyler olabilir. Öyle umuyorum. Bütün bu hataları ben yazarken değil yaptığın her işte tekrar ediyorum. Çünkü belli yaşlarda öğrenmem gereken çok temel bilgilerden bir şekilde marhum kaldım. Sürekli "büyük bir şey yapma" gayreti içinde oldum. Ama küçük ve tutarlı bir şey yapmadan önce büyük bir şey yapamazsınız. "Küçük şeyleri aptallar yapsın, ben harika bir şeyler yapacağım" dedim. Tüm bunları ukalalılığımdan ya da aklıma taptığımdan yapmadım. Buna mecburdum çünkü küçük ve doğru dürüst şeyler başaracak, vasat olabilecek kadar gücüm yoktu. Bu güçsüzlüğü "anormal bir şeyler" başarmak isteyen ama "türlü engellerle karşılaşıp bunu başaramayan" bir kişi olarak kabul ettirmeye çalışmakla meşguldüm. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda yüzücüydüm. Yaptığım her işte olduğu gibi onda da vasat altı bir durumdaydım. Bir gün babam yaraışlarımı izlemeye geldi. Aslında genellikle gelirdi. Kaybettiğim bir yarıştan sonra bana demişti ki, sağına bakıyorsun Ahmet'i görüyorsun, soluna bakıyorsun Mehmet'i görüyorsun ve "bunlar beni kesin geçer" deyip yarışı daha o an kaybediyorsun..." Babamın dedikleri doğru muydu? Evet ama eksikti. Hem de çok eksikti. Ahmet ve Mehmet benim aynı zamanda takım arkadaşlarımdı ve evleri antreman yaptığımız havuza yakındı. Ben bir ayda 16-17 idman yaparken onlar 25 idmanı buluyorlardı. Üstelik beni zaten idmanlarda da sürekli geçtikleri için, ben de yarışta onları sağımda solumda görünce moralim bozuluyordu. Bu muhtemelen daha da kötü yüzmeme sebep oluyor olduysa da, yine de onlara esas geçilme sebebim olmuyordu. Esas geçilme sebebim onların benden daha çok çalışması, bu fırsatı bulabilmeleriydi. Bu durumda aslında babamın yapması gereken iki şey vardı;i) haftada 25 idman yapabileceğim bir sistem geliştirmek (havuza yakına taşınmak, ulaşım şartlarını kolaylaştırmak ya da beni evime daha yakın bir spor klübüne almak)ve bu sistemi devam etmem için beni yüreklendirmek. ii) bir önceki maddedeki fiziksel şartları sağlamak mümkün olmayan durumlarda bana arkadaşlarımın benden daha başarılı olma sebeplerini anlatmak, benim ancak 15 idman yapabildiğimi, bu kadar idmanla ancak bu kadar yüzebildiğimi ama şampiyon olmanın şart olmadığını, sürekli yapılan bir insanın beden ve ruh gelişimine katklıları olduğunu ve bunun şampiyonluktan daha önemli olduğunu...vs vs...)oysa ne oldu, kendisini başarısızlık için suçlayan birisi olarak buldum. çünkü ben 13 yaşındayken yukarıdaki iki maddeyi sınıflandıracak ve bu konuda kendimi ikna edecek zihinsel yeterliliğe elbette sahip değildim. yetiştiğim sistemde herşeyi kendim akıl edebilmek zorunda kalıyordum. babam başarılı olmamı istiyor ama basit bir yol göstericilik yapamıyor. başarı yolunu akıl edip çizebilmem lazım. bunu yapabilenler vardır, ben bu kişilerden birisi değilim. bu bir suçlama yazısı değil çünkü dedem de bu kişilerden birisi değildi. ben de babamdan ne kadar farklı olurum bilemiyorum. belki bir adım ileri gidebilirim. çünkü korku, güven eksikliği ve endişe nesiller boyunca akar gider. burada hiçkimse suçlu değildir sadece birisinin bir dakika, "bu nesillerdir böyle devam ediyor, artık birisinin buna dur demesi gerekiyor"  diye bir müdahelede bulunması gerekiyor. belki ben bu kişi olabilirim. emin değilim. insanların ruhen hasta tarafı ve sakat tarafları vardır. ikisini birbirine karıştırmamak lazım. sakatlık iyileşmez ama hastalık geçebilir. bunu farkında varmak gerekir. insanların iyi,güzel,bir şeyleri saf ve temiz şekilde başarmak isteyen tarafları da vardır. bütün bunlar hastalığın geçmesini beklerler. bazen bir ömür bekler ve hiçbir zaman ortaya çıkamazlar. benim için yazabilmek işte böyle bir şey. bunun için hastalığımın üstesinden gelebilmem lazım. sakin, kararlı, sabırlı olabilmem lazım. eğer iiyileşirsem yazabilirim. bazen sadece yazabilmek için iyileşmek istiyorum. bazen yazabilirsem iyileşirim sanıyorum, işte burada hata yapıyorum. bir yandan yazarken bir yandan iyileşebilirim belki, bu da mümkün. günün sonunda içinde kimseye muhtaç olmadan yaşayabileceğim bir limon bahçem olsun istiyorum. kırlarda saatlerce özgürce yürüyebilmek istiyorum. eşimi, dostumu, istiyorum ve biraz da yemek ve içmek. çok mu şey istiyorum acaba?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-2034737010225211692?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/2034737010225211692/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=2034737010225211692' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2034737010225211692'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2034737010225211692'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/yazmadan-once.html' title='Yazmadan önce'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-648326912788134260</id><published>2012-01-12T13:21:00.000-08:00</published><updated>2012-01-12T23:14:03.888-08:00</updated><title type='text'>mutluluğu bulur gibi oldum kabataş köftecisinde</title><content type='html'>dün çok sıkıcı bir gündü. çok yüzeysel insanlarla oldukça saçma bir gün geçirmek zorunda kaldım. işin en zor kısmı sürekli olarak hiç bir tuhaflık yokmuş gibi davranmak zorunda olmaktı. çünkü "nedir bu saçmalık" diye isyan ettiğiniz an bu itirafı paylaşıyor olmak size ödemeyeceğiniz kadar büyük bir bedel ödedir. bu sebepten ötürü suskun kalmak zorunda kalıyorsunuz.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bugün öyle böyle saçma bir gün değildi. mahalledeki tüm kargaların uzun bir telde dizili olduğunu ve sigara içtiklerini düşünün. ve gazetede okuduğunuz ilk haber de şöyle bir şey olsun; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kediler sendikasından sert çıkış :"biz de ayn şekilde çiftleşiyoruz, neden illede doggie stayla deniyor" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ama bu örnekler yeterince saçma olmadı. fabl-vari şeyler oldu bunlar. daha saçmalarını bulabilirim. nasıl hisettiğimi anlatabilmek için daha saçmalarını bulabilmek zorundayım. çünkü gerçekten ne olduğunu birebir anlatmak istemiyorum. sizde bu hissi uyandıracak bir hikayeye ihtiyacım var. mesela iş yerimdeki müdürümün ingilizcesini ilerletmek için şekspir okuduğunda bahsedebilirim biraz. "şekspir'in dili ağır değil mi" die sorduğumda "sadeleştirilmiş" demesini de söylemeliyim. ve artık yavaş yavaş kritik noktya geliyoruz. uzanıp adamın masasından şekspir kitabını alıyorum ve hayretle "ama bu türkçe" diyorum..o da bana diyor ki "ama sonuçta adamın anadili ingilizce..."ingilizcesini geliştirmek için anadili ingilize olan bir yazarın türkçe çevirisini okuyan bu adamın ciddiyeti karşısında ruh sağlığımı koruyabilmek için  kendimi gayrı ciddiyete davet ediyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;fakat işin aslı şu ki bugün yaşadıklarım bunun on katı falan daha saçma şeylerdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bazen böyle günler geçirdiğimiz olur ama önemsemeyiz. bazen böyle günlerde o günün saçmalığını paylaştığımız bir kişi vardır, bu kişi bize yeter. bazen ama bu saçma gün o kadar aşırı şekilde üzerimize baskı yapar ki yanımızda bunu paylaşacak birisi varsa da bunu göremeyiz. ikimizin de elleri kolları yardım çığlıkları ile sallanır, birisine, bir yere, bir umuda,bir şarkıya falan tutunmaya çalışırız ama olan bitenler çok saçmadır. olan bitenin saçmalığı önünde hiç bir şey bırakmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işte böyle bir gün yaşadım. o kadar saçma bir gündü ki bayan obama'nın bana sakso çektiği ya da benim hindistan'da bir kaplanın tecavüzüne uğradığım finallerden birisi ile bu öyküyü bitirsem hikaye bütünlüğünden hiçbir şey kaybetmezdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu tuhaf günün akşamında kendimi kabataş köftecisinde buldum. saat dokuzu geçmişti ve ben çok acıkmıştım. hava çok sağuktu , köftecinin sadece sert poyrazı -o da biraz olsun-kesebilen brandası vardı. köftecideki televizyonda cehennem silahı 2 vardı. sinema tarihinde en nefret üç şeyi saymam gerekirse bunlar devam filmleri,mel gibson ve dublajlı filmlerdir.. üçü birden tek filmde buluşmuşlardı işte. ama köfte çok güzeldi. adamın birisi doymamış olacak ki "bana bir çeyrek yapsanıza" dedi," çeyrek yok be abi"dedi köfteci. "o zaman yarım olsun" dedi. böylece köfteci ve müşterisi orta noktada anlaştılar. ben de hayatı bu tuhaf gün için suçlamamaya ve olan biteni unutmaya karar verdim. film reklama girerken inönü stadından "gooool" sesi geldi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-648326912788134260?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/648326912788134260/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=648326912788134260' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/648326912788134260'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/648326912788134260'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/mutlulugu-bulur-gibi-oldum-kabatas.html' title='mutluluğu bulur gibi oldum kabataş köftecisinde'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-1358001588971195162</id><published>2012-01-12T00:56:00.000-08:00</published><updated>2012-01-12T01:24:10.480-08:00</updated><title type='text'>müfettişler geldi...</title><content type='html'>kariyerime bir amerikan firmasında başladım. şirketin sahibi olan kadına ismiyle hitap ediyorduk, kurumsal kimlik bu şekildeydi. 24 yaşındaki bir yeni mezunun gosgoca patron hanıma "günaydın cansel" diye hitap etmesi ancak filmlerde olmalıydı benim için. eğrisini doğrusunu bir kenara bırakalım, buna alışmıştım sonunda. ikinci firmam da bir fransız şirketiydi ve rahatlık konusunda bir adım daha ileri gitmeyi başarmışlardı. patrona isimle hitap etmeyi geçtim bir de kılık,kıyafet,saç,baş..aman yarabbim. bir keresinde iş çıkışı beni jandarmalar gözaltına almışlar. kaçakçı sanmışlar beni. oysaki 200 milyon cirolu bir şirketin bütçesini sunmuşum on dakika önce. kariyerimin üçüncü şirketi ise...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;enteresan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şirketin bağlı bulunduğu holdingten müfettişler geldi geçen gün. benim patronlar bunları kapılarda karşıladı. bir ihtimam gösterilmeye başlandı aman yarabbim benim aklım şaştı. adamlar türkiye'ye transfer olmuş da havaalanında karşılanmış yabancı futbolcu gibilerdi. o futbolculardan farkları benim "gavur mallığı" demeyi sevdiğim şaşkınlıktan uzak olamalırıydı çünkü bu karşılamalara ziyadesiyle alışıklar maşallah. müdürüm onları odasında kabul etti. ben de müdürümün tam kapısının önündeki masada çalışıyorum. daha doğrusu bulunuyorum. yani benim esas işim "çalışmak" değil de "bulunmak" esasında kimin öyle değil ki? herneyse, herzamanki gibi kapıda bulunuyordum ve birden müdürüm elinde müfettişlerden birisinin paltosu ile  dışarı çıktı ve bana "şunu vestiyere as" dedi. "merhaba cansel bugün nasılsın" dan sekiz sonra elime asması için tutuşturulmuş bu palto beni abondene itti. cansel de çok matah bir şey değildi, o isimle hitabetin altında ne üç kağıtlar vardı şimdi bunlara hiç girmeyelim. keza fransız şirketinde de tüm o rahatlığın aldındaki çaktırmayan hiyeyarşik kuralları yaşamadım değil. yine de elime palto verilip "git şunu as" denmesinden bir adım sonrası "çayımı getir"dir ve ben çay getirme işini askerde korgeneralin karısını yaktığım gün bıraktım arkadaş. bu saatten sonra da kayınpederim hariç kimseye çay getirmem arkadaş. (o konuya başka zaman sonra girelim)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gidip montu astım fakat sonra bir tane daha mont verdiler ve bir tane daha. gidip astığım her mont bana kendimi daha kötü hissettirmeye başladı. çünkü sizin bilmediğiniz bazı şeyler var, şöyle özet geçeyim ki her ne kadar az önce burada çalışmıyorum ama bulunuyorum dediysem de esasında bu firmada belli bir katmadeğer yaratmaya çalışmıyor da değilim. iyileştirdiğim ve geliştirdiğim süreçler var ve bunları yapabilecek tek kişi konumunda olmam motivasyonumı arttırıyor, narsizmimi körüklüyor ve biraz olsun kendimle barışık bir hava yakalayabiliyorum. kendimi önemli, değerli görmeye başladım diyeceğim ama mesele bu da değil. kendimi her zaman çok değersiz görmüştüm, şimdilerde biraz olsun belki de biraz daha olduğum gibi görmeye başlamıştım kendimi. palto asmak basit bir şey değil, bir tiyatro yaparsın geçer demeyin. ben tiyatro yapmak istemiyorum kardeşim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;akşam denetçilerin odasına beni çağırdılar, müdürlerim "hah bu işin adamı da geldi" dedi, benim de koltuklarım karardı, bir işe yarayacağım sandım. benden yemek söylememi istediler. bunu benden istediler çünkü normal şartlarda fazla mesai yaparken ben saat 1830'da acıkıyorum ve hemen kendime yemek söylüyorum. beni gören herkes gelip siparişini bana veriyor. bazı şartlarda bu sipariş alma işinden nefret ettiğim için gidip gizli gizli yiyorum. yine konuyu bulandırmayayım. tükenmez kalemi alıp önce kulağımın arkasına taktım ve elime bir not defteri aldıktan sonra kalemi hızla elime alıp "ne yaptırim efenim" dedim. yemek tavsiyelerinde bulundum falan filan. mükemmel bir garson komedisi oynadım. müfettişler "ne neşeli çocuk demişlerdir" arkamdan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;oysaki nefret doluyum. sizi öldürmektense güldürmeyi tercih ediyorum. bütün mesele de bu...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-1358001588971195162?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/1358001588971195162/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=1358001588971195162' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1358001588971195162'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1358001588971195162'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/mufettisler-geldi.html' title='müfettişler geldi...'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-8638476349852189813</id><published>2012-01-11T23:50:00.000-08:00</published><updated>2012-01-12T00:15:22.912-08:00</updated><title type='text'>saçlarımın uzadığını söylüyorlar...</title><content type='html'>bu söylentinin aslı var. bir ay kadar önce saçlarımı eşimin (ve annemin ve kızkardeşimin) kuaföründe kestirdim. saçlarımı ilk defa bir kadın kesti. doğrusu sohbet muhabbet on numaraydı. oldum olası erkek berberlerinin muahebbetinden haz edemedim. değdirme meselesine hiç girmiyorum bakın. hele bir de sigara içilen günler var ki aman yarabbim. o parmaklar burnuma yaklaştığı zamanki koku. berbere gitmekten hep kaçındım. en bakımsız saçlar hep benimkiler oldu. tıraşım geldikten iki hafta sonra giderim berbere. o da en erkeni. öğrenciyken okul açılmadan bir gün önce gidip sonra sömester tatiline kadar kasardım. bir keresinde bütün bir sene iki kere traş olmayı başarmıştım gerçekten. ha bu arada sanılmasın ki uzun saç seviyorum, böyle bir hevesim vardı ya da bana bu saçlar yakışıyor. değil efendim değil. ibrahim tatlıses,müslüm gürses,jimmy hendrix ve ben hemen hemen aynı saç yapısına sahibiz. berbere gitmeyi ertelediğim zamanlarda annem konuşurken yüzüme bakmaz ki saçlarımı görmesin. bir keresinde berberden döndüğüm gün kurban kestirip fakir fukaraya dağıttı. meğer adağı varmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir kere daha laf lafı açıyor değerli okuyanlar. kadın kuaföründe kestirdim saçı. muhabbet iyiydi, ortam iyiydi ve bence kuaförüm de iyiydi. sorun şu ki saçlarım umutsuz vakka. kökler sürekli ters şekilde çıkıyormuş. özetle mesela ben saçlarımı uzatmaya başladığımda sağ kaşımın üst tarafındki saşlar yukarı doğru, sol tarafımdakiler ise aşağı doğru uzar. kazıyalım hepsini, kısa yapalım diyorum, askeri hapishaneden dün tahliye olmuşum gibi duruyor. azıcık uzatıyorum, babası gibi kamyoncu olmak istemeyen ve çek senet mafyasında çalışan gururlu bir pakistanlı gence benziyorum. ki artık genç de sayılmam. her neyse. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;saçlarımın uzadığını söylüyorlar. doğrudur. 3 günden önce kuaföre gidebilecek durumda değilim. hoş, gitsem de güzel olacak mı, olmayacak. acaba dünyada benden başka kellere imrenen bir saçlı var mıdır? dedelerim vefat ettiklerinde kafa derilerinde bir santimetrekare açıklık yoktu. saçlı bir sülalayiz. saçlıyız ama kıllı değiliz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu konuda söylemek istediklerim bu kadar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-8638476349852189813?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/8638476349852189813/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=8638476349852189813' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8638476349852189813'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8638476349852189813'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/saclarmn-uzadgn-soyluyorlar.html' title='saçlarımın uzadığını söylüyorlar...'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-3099439508301566071</id><published>2012-01-10T23:58:00.000-08:00</published><updated>2012-01-11T00:19:15.306-08:00</updated><title type='text'>Mesai başladıktan bir saat sonrası</title><content type='html'>Hemen hemen her iş günü, mesai başladıktan bir saat sonra saatime bakarım ve her seferinde aynı şeyi söylerim, "nasıl bitecek bu gün..." çok mu işim var? hayır...çok mu yıpranıyorum? hayır...neden burada olmam gerektiğini anlayamıyorum fakat. sekiz seneyi bitirdim, artık taze bir yeni eleman değilim. kaşarlandığımı hissedebiliyorum. bir çok şeyi daha iyi idare edebildiğimi, pek bir şey yapmadığım günlerde kendime meşgul bir hava verdiğimi falan...farkındayım...ama o saate bakıp "bugün basıl bitecek" sorusu... çok sıkıldığım zamanlarda bu günü çok yiyerek bitiririm. mesela bugün, birazdan kantine gidip sıcak çikolata alabilirim. yemekten sonra bir tatlı daha ve işten çıkmadan önce bir tane daha...sonra şişmanlıyorum tabi. o apayrı bir mesele...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;nasıl bitecek bu gün...yazarak da bitmez, onu da peşinen söyleyeyim. dün bir ara boşluk oldu ve yanıma kağıt kalem alıp kantine gittim. bir öykü yazmaya başladım. fena değildi. bilgisayarla yazmaktan çok daha rahattı. kalemin kağıda sürtünmesi sırasında çıkardığı ses...kalemi bir enstrüman gibi hissetmem yazıyla daha bütünleşmemi sağladı. oysa bilgisayarı bir enstrüman gibi hissedemiyor insan. vay "nostaljik romantik göt seni" diyecek bir durum yok. kimi yazar daktilo ile de yazamaz. orhan pamuk dolma kalemle yazar, bukowski önce daktilo ile, sonra da fırsatını bulduğunda bilgisayar ile. yarın öbür gün bilgisayarın yerine "space biter" (space jumper da olabilir) diye bir şey çıkarsa onu da seve seve kullanacağını söyler. tercih meselesidir bu. e-book okumaya bayılıyorum mesela ama galiba yazarken kalemle bütünleşmek hislerimi daha iyi anlatmamı sağlıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;esasında dün başladığım öyküye bugün devam edebilirdim ama yazdığım kağıdı evde bıraktım. ayrıca temize çekmekle uğraşacak da değildim iş yerinde. yine de nasıl bir öykü olduğundan biraz bahsetmek istiyorum. bir akşam haberlerde çok büyük bir kalpazanlık çetesinin üyelerinin bir kısmının yakalandığı anons edilir. tam olarak çökertilmeyen çetenin bastığı para o kadar kalitelidir ki bu paraların sahte olduğunu anlamak için yüksek maliyetli testler gerekmektedir. piyasadaki bütün paranın hangisinin sahte hangisinin gerçek olduğunu anlamak o kadar masrafldır ki, tüm parayı tedavülden kaldırıp yenisini basmak daha ekonomik bir çözüm gibi durmaktadır. yeni paraları basmak bir haftayı bulacağından ötürü bu dönemde ticaretin durmasını istemeyen hükümet geçici bir çözüm  önerisi ile gelir ve bu süreçte paranın yerine nar tanesi kullanılacağını açıklar. buna göre bir nar tanesi bir eski paraya sabitlenmiştir. fakat olaylar eylül ayında geçer ve henüz  nar sezonu gelmemiştir. aslında insanların harcama yapmasının yine de pek mümkün olmadığı bir dönemdir.  öyküdeki kahramanımız ise herkesten önce sokağa çıkar ve bulabildiği tüm nar ağaçlarına dalar. kendi deyimiyle söyleyecek olursak önündeki bir haftayı "kokain ve seks partileri vererek" geçirecek kadar çok narı olur. tabiiki aniden eline geçen servet onu tehlikeye de atmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;nerdeyse yazdım lan öyküyü. buraya kadar kimsenin okumamış olacağını tahmin ediyorum gerçi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mesai başladıktan bir saat sonrası...bu blog sayesinde yarım saati atlattım maşallah. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;inşallah.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-3099439508301566071?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/3099439508301566071/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=3099439508301566071' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/3099439508301566071'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/3099439508301566071'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/mesai-basladktan-bir-saat-sonras.html' title='Mesai başladıktan bir saat sonrası'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-7694367233442795496</id><published>2012-01-05T04:49:00.001-08:00</published><updated>2012-01-05T05:22:34.195-08:00</updated><title type='text'>Komik bir şey anlatayım mı...</title><content type='html'>Blog yazmaya beş sene önce başladım. İlk iş yerimde çok kötü günler geçiriyordum. Kendime güvenim yerlerde sürünüyordu. Milliyet Blog'da ufak ufak yazmaya başladım. Zaten sevdiğim bir şeydi, biraz olsun yazmışlığım vardı fakat yazdıklarımı yayınlama şansı elbetteki milyarlarca insanın deneyimlediği gibi internet sayesinde oldu. "Kaydı yayınla" tuşunun hastası oldum. Yazmak güzeldi, yazdıklarımın hit alması, insanların yorum yazması güzeldi. Ama o "kaydı yayınla" tuşu var ya, yemin ederim benim aklımı aldı. Bir yazarın değil bir iletişimcinin sahte tribini yaşıyordum. Televizyonda mesela Bülent Ersoy'un delikanlı bir çıkış yaptığın izlediğim an "bunu blogumda yazacağım" diyordum kaşlarımı çatıp. "Yaz tabi yaz" falan diyordu arkadaşlarım. Ayıptır söylemesi Tuna Kiremetçi'den bile kötü durumdaydım. Kendimi inanılmaz ciddiye alıyordum. Okur yorumları yağmur gibi gelmeye başlamıştı. Sonra yavaş yavaş bir şey fark ettim. Aslında yazdıklarıma ilgi duyan yoktu. adı daha net olarak konmamış bir sosyal paylaşım tribi yaşıyordum ama bana sorsanız kendimi yazar sanıyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra...Sonra şöyle şeyler oldu. Aslında bir bok yazamadığımı ve bunun ne kadar da ciddi bir iş olduğunu fark ettim. Bu sefer kendime "belki çalışırsam gerçekten yazabilirim" dedim. Şöyle bir şey oldu yani kısaca, bir gün bir kavak ağcına tırmanmıştım ve kendimi uzayda sandım. Uzayda olmadığını anlayınca sızlanmaya başladım. Sonra kafayı kırıp "neden gerçekten uzaya gitmeyeyim" dedim. Aynen böyle oldu. Bitlis'de doğmuş bir köy çocuğu uzaya gidebilir mi? Sanırım hiç kimse "gidemez" diyemez. Doğru şeyleri yaparsa, hayat da müseade ederse olabilir. Bu hayalcilik değil tam tersine gerçekçiliktir. Bir işi doğru yapacaksan ilk önce kuralına göre oynayacaksın. Ben de öyle yaptım. İki senedir yazdığımın bir kaç katını okuyorum. Hava atmak için söylüyorsam Allah belamı versin ama bakın aşağı yukarı okuma listem şu şekildeydi (bu arada bahsi geçen yazarlardan kaç kitap okuduğumu da oaranterz içine yazıyorum bakınız )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostoyevski (3)&lt;br /&gt;Bulgakov (2)&lt;br /&gt;Etgar Keret (2)&lt;br /&gt;Tezer Özlü (2)&lt;br /&gt;Kafka (2)&lt;br /&gt;Kurt Vonnegut (5)&lt;br /&gt;Bukowski(6)&lt;br /&gt;Sallinger (4)&lt;br /&gt;Italo Svevo (2)&lt;br /&gt;Sait Faik (10)&lt;br /&gt;Yusuf Atılgan (2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha başka bir şeyler de okudum ama şimdilik aklıma gelen liste bu. İşte burada işin acıklı kısmı başlıyor. Okumalarımdan aldığım müthiş keyif bir yana, yazıma hemen hemen hiç bir şey katamamıştım. Dilbilgisi kurallarına daha fazla uyuyordum. Bu da sayılmaz ama lan. Ne doğru dürüst bir karakter tahlili, ne yaratıcı bir kurgu ne de dilde göze çarpan herhangi bir zenginlik. Dilim de doğal bir akıcılık var, bunu ben de kabul ediyorum (mütevazilik forever ama o ayrı) fakat bütün olay da bu yahu. Dilde akıcılık var mı var. Başka ne var? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka ne var lan it!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir şey yok malesef. Geçen günlerden birinde yazdığım "&lt;a href="http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/kandaha-fazla-kan.html"&gt;kan...daha fazla kan&lt;/a&gt;" adlo öyküm doğrusu beni heyecanlandırdı. Öyküyü yirmi kere falan okudum ve kendime "sonunda oldu" diyordum, "sonunda istediğim gibi bir öylü yazabildim..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykünün üzerinde biraz daha çalıştıktan sonra maillerime cevap verme lütfunu gösteren Alpay Erdem ve Fırat Budacı'ya gönderdim. Alpay her zamanki nezaketiyle "çok güzel olmuş" dedi. Oysa ben aşağı yukarı şöyle bir şey bekliyordum;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"vay vay vay kaptan sende ne cevherler varmış ya...bir gün dergiye gel de şu işi ciddi ciddi konuşalım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fırat Budacı ise henüz cevap vermedi. O zaten Alpay Erdem kadar hızlı dönüş yapmaz. Yapsa da "kusura bakma yoğun olduğum için okuyamadım" falan diyebilir. Sağlık olsun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bukowski kendisine okuyup yorumlanması için şiir gönderen insanlarla dalga geçer. Hatta birisinde postadan zarfı alıp gönderenin ismine bakar. Misal "mike" diye birisi göndermiş olsun mektubu. Bukowski mektubu doğrudan çöpe atar ve şöyle der;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"I am sorry mike, but you have a dick..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda benim kadın yazarlara ulaşmaya çalışmam teoride doğru gibi durabilir ama aslında öyle değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin en acıklı kısmı ise şurada başlıyor (oysa başlıkta komik bir şey anlatmayı taahhüt etmiştim değil mi? iyi de bu benim trajedim. benim trajedim sana komik geliyor olabilir. buraya kadar gülmediysen sorun sendedir bence) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet işin acıklı kısmına geldim. Öykümü bir de G yayınevi'ne gönderiyorum çünkü yayınevi sahibi de lütfedip yazdıklarıma cevap verebiliyor. Daha önce iki öyküm için birer paragraflık eleştiri dahi yazmıştı. Doğrusu bu eleştiriler beni çok memnun etmişti. Cem Akaş'ı sıkmamak için onda senede bir yazı gönderiyordum. Hem zaten ancak bir senede biraz olsun aşama katedebiliyorum gibi geliyordu bana. 100 tane yazıyorsam ancak birisini ona gönderiyordum. Lakin buna rağmen son gönderdiğim öyküye cevap vermemişti. Öykü üzerinde çok fazla uğraşmıştım ama pek bir şeye benzememişti. merak eden olursa gönderdiğim öykü de &lt;a href="http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/07/komedyen.html"&gt;şu&lt;/a&gt;. Herneyse. Fakat ben bu "kan...daha fazla kan.." öykümden çok memnun kalınca onu da kendisine gönderdim. Daha doğrusu gönderdiğimi sanıyordum çünkü az önce kendisinden bir mail geldi, "yazıyı eklememişsiniz" diyor... Word dosyasını atatch etmemiştim. Utanç verici bir durum. Ben kendisinden mail beklemiyordum. Beklemeyi bırakın, yazıyı gönderdiğime de pişman olmuştum. Çünkü çok iyi olduğunu sandığım ama gerçekten de bir adım dahi ileri gidemediğimi bas bas bağıran bir yazıydı. Cem Akaş bana "hani yazı?" deyince bu sefer artık bana güven vermeyen yazımı göndermek zorunda kaldım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cem Akaş'ın dönmesinin yine de iyi bir tarafı var. Bir önceki öyküme hiç cevap gelmeyince ben çok üzülmüştüm. Çünkü gerçekten de yavan, berbat bir öykü" diye cevap gelmesi beni üzmezdi tam tersine bu konuda otorite olmuş birisinden güvenebileceğim bir eleştiri almış olduğum için sevinirdim. Belki de bu sevdadan vazgeçer ve bir tekel bayii açmak gibi daha gerçekçi daha hayata geçirebilecek şeyler peşine düşerdim. Ama cevabın hiç gelmemiş olması beni bitiriyor. "Sen cevap vermeye değmezsin" demek oluyor ki bence  bundan daha aşağı bir seviye yok. Kendisine gelen mail i doğrudan siliyor da olabilir. İşte beni bu üzüyor. Cem Akaş'tan gelen "yazıyı eklememişsiniz" uyarısı beni bir anlamda memnun da etti. Çünkü demek ki adam mail'i açıyor. Bundan sonra bir cevap gelmezse ben kendimi cevap vermeye tenezzül edilmemiş gibi hissetmeyeceğim, tam tersine yazını okudum ama cevap vermiyorum, anla ne kadar kötü yazmışsın" tarzı bir cevap almış gibi hissedeceğim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harika bir şey değil mi bu?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-7694367233442795496?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/7694367233442795496/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=7694367233442795496' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/7694367233442795496'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/7694367233442795496'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/komik-bir-sey-anlataym-m.html' title='Komik bir şey anlatayım mı...'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-3163049106091832694</id><published>2012-01-04T07:29:00.000-08:00</published><updated>2012-01-04T07:59:23.773-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-PoobO27Gq3s/TwR3V9Z7bhI/AAAAAAAAAXQ/M38elfQnnhU/s1600/metin%2Bkurt.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 196px; height: 175px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-PoobO27Gq3s/TwR3V9Z7bhI/AAAAAAAAAXQ/M38elfQnnhU/s400/metin%2Bkurt.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5693807048047422994" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;masamın üstündeki eski galatasaraylı futbolcu metin kurt'un resmini gören müdürüm sordu, "kimdi bu futbolcu?" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"türkiye'de futbolcuların sendikal hareketlerini örgütleyen eski gs'li futbolcu" dedim. hatırlayamadı. ben de daha fazla anlatmaya lüzum görmedim.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;metin kurt'u ben de tanımıyordum. yaşam kendisinin oyandığı döneme yetişmedi. ama bugün onu tanımıyor olmamımızın sebebi kendisi gibi meselesi olan adamların sistemli olarak dışarı itiliyor olmasından kaynaklanır. bütün bir lise hayatında misal edebiiyat derslerinde tezer özlü'yü, yusuf atılgan'ı, kemal tahir'i falan öğrenmek yerine "failün mefailün" diye zırvalarla geçiren kuşağın okuyacağı spor yazarımetin metin kurt değil ercan saatçi olacaktır.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;masamda metin kurt'un resmi yoktu aslında, kesmeşeker'in yeni albümü vardı. metin kurt'un milli takım formalı güzel fotoğrafı albüm kapağını süslüyordu. albümü henüz dinleme fırsatı bulamamıştım. müdürüm "kimdi bu futbolcu" diye sormadan bir saat kadar önce bu albümün piyasaya çıktığını öğrenmiş ve kimseye bir şeye bir şey söylemeden işten çıkıp gidip bulduğum ilk müzik marketten satın almıştım. ilginç olan bundan önceki albümü de aynı şekilde işimi bırakıp gidip alıp gelmiştim. çünkü bir kesmeşeker albümü hem nadir yayınlanır hem de çok güzel olur. piyasaya çıkan bir kesmeşeker albümü çok ama çok kıymetli bir haberdir. benim gibi bazı fanatikleri için o an hayat durur ve albim defalarca dinlenmek üzere satın alınır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;doğrusu "metin kurt yalnızlığı" isimli şarkı ikinci dinleyişimden itibaren beni oldukça duygulandırdı. şarkının nakaratının sözleri şu şekilde;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;iki şişe ucuz şarap bir tarih yazabilir&lt;br /&gt;verdiğin tüm sözler bir anda uçabilir...&lt;br /&gt;sıcak bir bira &lt;br /&gt;patlak bir sigara&lt;br /&gt;metin kurt gibi yalnızız ceza sahasında&lt;br /&gt;ne güzel...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne güzel...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne güzel...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu arada müdürüm bir kaç dakika sonra geri geldi ve bana "metin kurt türkiye'de futbolcuların sendikal hareketlerini örgütleyen eski gs'li futbolcu" dedi. birebir benim cümlelerim ve vurgum ile. "teşekkür ederim" dedim...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-3163049106091832694?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/3163049106091832694/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=3163049106091832694' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/3163049106091832694'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/3163049106091832694'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/masamn-ustundeki-eski-galatasarayl.html' title=''/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-PoobO27Gq3s/TwR3V9Z7bhI/AAAAAAAAAXQ/M38elfQnnhU/s72-c/metin%2Bkurt.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-6473245764475373562</id><published>2012-01-02T23:45:00.000-08:00</published><updated>2012-01-03T00:14:57.914-08:00</updated><title type='text'>nar likörü,seri katil, mor scooter</title><content type='html'>dün iki kilo nar ayıkladım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;başlangıç noktasını tam hatırlamıyorum ama sevgilimle nar likör yapmaya karar verdik aniden. bir yandan nar ayıklarken bir yandan da hesap yapıyorum, "şu likörü internetten satsak kaça giderki acaba" diyorum. bir yandan "alkol satmak yasaktır kesin" diyorum. "yasak olmasa ne biçim para yapardım lan" diyorum. sanki dünyada bir tek benim bahçemde nar ağacı var ve bu sihirli likör yapma formülünü bilen tek benim. ciddi ciddi inanıyorum bu işten para kazanabileceğime. içimdeki şerefsiz tüccarı dizginleyemiyorum o anda. sonra vazgeçiyorum tabi. öylesi daha iyi oluyor. vazgeçiyorum, rahat ediyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dün bir seri katil romanı yazmaya başladım. gerçi benim tembelliğim katile de sirayet etti ve kurbanlarını gidip tek tek öldürmek yerine onları bir şekilde bir mekana çekti ve toplu olarak öldürdü. böyle olunca katliam yapan psikopat katil oldu ama onun amacı seri katil olmaktı. "bütün bunlar için çok tembelim" dedi kendine ve uykuya daldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hani bu zenginlerin kendi adlarına okul yaptırmaları, hastane yaptırmaları falan var ya...hayatı çok ciddiye almak olmuyor mu? sen burada yoksun, neden adın anılsın diye bu kadar kasıyorsun anlamıyorum. zaten iki nesil anılır, üç nesil anılır ama dördüncü nesilde senin mezarının üstüne başkasını gönerler. yaptırdığın okulun yerinden yer çekimsiz ortam treni geçer. yerçekimsiz ortam treni... galiba seri katil romanı yazamadığım gibi bilim-kurgu yazmaya da pek meyilli değilim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;geçen gün eski bir tanıdığa merhaba dedim, beni hatırlamadığını fark edince "ben kerem" dedim, o da "ben de nadir" deyince, aslında beni hatırlamdığını da kabul etmiş gibi oldu, "hatırlamadın sanırım" dedim, "yok canım" dedi...yok canım...hatırlamaması sorun değil de hatırlamaya çalışmazken bile "yok canım" demesi, işte budur buradaki sıkıntılı mesele. böyle anlarda adamın üstüne gitmek lazım;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-nereden tanışıyoruz peki biz?&lt;br /&gt;-bir gün bize gelmiştin de ablamın odasındaki dolaptan onun sütyenini çalmıştın&lt;br /&gt;-ben o değilim lan... ben sizin evin yolunu bilmem...&lt;br /&gt;-bilmez misin?&lt;br /&gt;-bilmem tabi...&lt;br /&gt;-bre birader kimsin sen o zaman?&lt;br /&gt;-ya bak gördün mü, demiştim tanımadın diye..&lt;br /&gt;-tanımaz olur muyum...ablamın sütyenini çalan çocuk değil misin?&lt;br /&gt;-değilim diyorum ya...&lt;br /&gt;-o zaman ben seni tanımamış değil, başkasıyla karıştırmış oluyorum...&lt;br /&gt;-evet ama "ben o ablanın sütyenini çalan çocuk değilim" dedim sana. şimdi söyle, kimim ben?&lt;br /&gt;-kız kardeşimin bodrum'da takıldığı bir çocuk vardı, scooter'ını mora boyamış...&lt;br /&gt;-(...)&lt;br /&gt;-bildim mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sevgili dilenci vapuru okuyucularına seslenmek istiyorum;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sizce bildi mi?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-6473245764475373562?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/6473245764475373562/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=6473245764475373562' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/6473245764475373562'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/6473245764475373562'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/nar-likoruseri-katil-mor-scooter.html' title='nar likörü,seri katil, mor scooter'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-998616574661017932</id><published>2012-01-02T07:53:00.001-08:00</published><updated>2012-01-02T07:58:12.056-08:00</updated><title type='text'>Berlin</title><content type='html'>vallahi ne yalan söyleyeyim hiç gitmedim ama yıllardır merak ederdim. lisede biraz almanca öğrenmiştim, "belki üniversiteyi almanya'da okuyabilirim" diye boş bir fikre kapılmıştım. bir tanıdığımız bana berlin'i anlatmıştı. bisikletle yolculuk eden insanları, işlerin paylaşıldığı komün evlerini falan. "belki o evlerden birinde bir kız bana tecavüz ederde kurtulurum bu bekaret denen yüzkarasından" diye düşünmüştüm. almanya'yı rtl gece kuşağından tanıyan bir neslin mensubu başka ne diyebilirdi ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonunda gidiyorum berlin'e. en çok da iki eur'ya limitsiz şarap içeceğim şarap evini merak ediyorum. hayır hayır tabiiki en çok merak ettiğim yer orası değil. özgürce yaşayan insanları merak ediyorum en çok. pubları, birahaneleri, sanat atölyelerini, metrosunu, nehir kenarında bisikletle gitmesini falan filan... bir şansım olsa şöyle gurbetçi gibi değil ama en ezından bir senelik bir kontratla orada yaşayabileyim isterim gibi geliyor. belki de istemem. ne bileyim yahu daha hiç gitmeden....&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-998616574661017932?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/998616574661017932/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=998616574661017932' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/998616574661017932'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/998616574661017932'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/berlin.html' title='Berlin'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-4554798107759114831</id><published>2012-01-02T06:08:00.001-08:00</published><updated>2012-01-03T01:01:24.075-08:00</updated><title type='text'>kan...daha fazla kan...</title><content type='html'>sabah altıyı yirmi geçe kalkar, çekmeköy'den geçip gebze'ye gidecek olan servisi yakalamaya çalışırdım. bunun için on dakikam vardı. koşar adım yürümem gereken beş dakika da bu on dakikanın içinde. sabahları çiş yapmıyorum, traş olmuyorum ve elbetteki kahvaltı da etmiyorum. tüm bunlar bana ilave 5-10 dakika daha uyku fırsatı tanıyor. iş yeri serbest kıyafet. iki tane kotum var, birini bir hafta diğerini diğer hafta giyiyorum. bakımsızlıktan bitmiş durumdayım. haftada bir kere, genellikle salı akşamları traş oluyorum. fabrikada hemen herkes aynı sefil haliyeti ruhiyede. mahfolmuş insanlar topluluğu. birbirinin aynı günlerden oluşan tam 3,5 yıl yaşadım. bin küsür gün. arada müdürüm hamile kaldığı bir dönemde kafama göre takıldığım oldu. öğlen cumaya diye gidip iki bira çakıp dönmeler falan. son dönemlerimde de dolabımda viski likörü vardı, saat dörtten sonraları hızlı giçmeye başlamıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu günlerde servisi kaçırdığım zaman işe varabilmem o kadar olanak dışıydıki evden manyakça bir telaşla çıkardım. gebze servisini kaçırma telaşım yüzünden normal şartlardakinden 5 sene erken prostat, 10 sene erken alzaymer hastası olabilirim. diyebilirim ki servisi hiç kaçırmadım. serviste hep aynı yere oturdum, kapının kanarındaki tekli koltukta. bacaklarımı uzatıp rahat rahat uyurdum orada. yalnız kışın o kapı içeri biraz soğuk verir. öyle günler için çift çorap giyerdim ve çantamdaki yedek atkıyı bacaklarıma dolardım. bir keresinde sabah çok halsiz kalktım. tamam ara sıra buna benzer şeyler olurdu ama bu seferki çok farklıydı. servise yetişeyim derken nefes nefese kaldım, gözlerim karardı. ama yine yetiştim. yol boyunca soğuk terler döktüm. "bugün bir tuhaflık var ama ne anlamadım" diyordum kendime. fabrikadaki ofisim ikinci kattaydı. merdivenlerden çıkan bir kere daha tıknefes oldum. arada dinlenip dinlenip çıktım da yine de ciddi bir sorunum olduğu aklıma gelmemişti. öğlene doğru fark ettimki mide kanaması geçiriyorum. müdürüm toplantıdaydı, mail atıp çıktım. güvenlikten bir taksi çağırttım kendime. yolda taksiciye dedim, "abi benim durumumum ciddi, ben acil kapısından girene kadar sen gözden kaybolma" dedim. "tamam yeğenim" dedi. bana yeğenim diyen adama her zaman güvenirim, bunu da arada belirteyim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;acile "mide kanamasi geçiriyorum ben" diyerek girdim. bu kadar kendimden emin olduğum için beni küçümsediler. kan sayımı sonuçlarım çıkınca bir panik başladı. meğer ölüyormuşum. "vah vah ben çok iyi adamdım" dedim hemşireye. ertesi gün endeskopi sonrası güzel kafayla ona asılacaktım. evli olmasaydı belki bir şeyler olabilirdi ya da benim kafam hep öyle ilaçlı kalsaydı... olmadı tabi. bir de değil iki tane ülserim varmış, nasıl olur da hiç sancım olmazmış. "delikanlı adamız lan biz" dedim doktora. gebze servisini kaçırmayayım diye öyle yarı ölü yataktan kalkıp koşmam bana hala biraz tuhaf gelir. bir, iki, üç endeskopi. "endeskopi çözüm olmazsa ameliyat olabilir" dedi doktor sonunda. o zaman biraz tırstım ama çaktırmadım. "aynı ilaçtan verecekseniz neden olmasın" dedim. hemşireye de göz kırptım ama bu hemşire o hemşire değildi. bekardı bu ama ben evlisini tercih ederdim. "ben de onu tercih ederdim" dedi doktor ertesi gün. ilaç güzel kafa yapmış, hemşireyi sayıklamışım...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-4554798107759114831?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/4554798107759114831/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=4554798107759114831' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4554798107759114831'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4554798107759114831'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/kandaha-fazla-kan.html' title='kan...daha fazla kan...'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-128625136319435041</id><published>2012-01-02T05:20:00.000-08:00</published><updated>2012-01-02T05:37:04.789-08:00</updated><title type='text'>evde temizlik vardı...delirmişim biraz</title><content type='html'>hasta numarası yapıp okuldan eve döndüğüm günler olurdu. mahalledeki hafta içi öğlen vakti sessizliği yazın ayrı, kışın ayrı güzel olurdu."oğlunuz hasta, gelin alın" telefonlarından hoşlanmazdı annem çünkü ben eve dönünce onun ev işi programı aksardı. yine de dönerdim. banyo yeni toplanmış olurdu, girer yıkanırdım. inadına değil ama anam avradım olsun. bir şeyleri dökebilir, halıları kaydırırdım. olabilirdi. gerçekten hasta idiysem kesin kusardım ama. elbetteki bu da inadına değildi. tek hatırladığım suçluluk. orada bulunmanın, var olmanın rahatsız ediciliği. yine de okuldan iyiydi be. vallahi. ellibeş kişilik sınıf. şimdi hatırladıkça çıldıracak gibi oluyorum. ellibeş tane çocuk, bir tane sinir hastası eğitimci, "yeni nesil sizlerin eseri olacaktır" vecizesinin altında öğrencilerini dövüyor. vecizeyi veren de hem asker hem başöğretmen. nasıl oluyorsa artık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bugün hala iş yerinde çaycı hanımların mutfağına girdiğim zaman bir tedirgin olurum. elma yıkayacak olurum mesela, kendime çay alacak olurum. kahve çeker canım mesela ama mutfağa kadar gidip kapıdan dönerim, isteyemem. bu kadınlar bana sinir olurlar diye düşünürüm. o küçük mutfağa girdiğim zaman bütün keyifleri kaçar gibi gelir bana. birbirlerine bakarlar, "yine geldi hırt" derler gözleri ile. tamamen benim uydurmam da olabilir ya, neyse. ben yine de sevimlilik yaparım, şakalar yaparım onlara. o arada çayı dökebilirim, bardağı kırabilirim, soyduğum yeşil elmanın çöpleri yere dökülebilir. çünkü tüm enerjimi beni sevmemelerini engellemeye veririm. bunu genel olarak her zaman yapıyorum diyebilirim. insanlara kendimi sevdiremeyebilirim ama beni sevmemelerini engelleyebilirim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işte böyle böyle geçti 33 sene. şimdilerde tam anlımın arkasına yerleşmiş bir sabir depresyon ağırlığı. bazen azalır, bazen çok fena coşar. bir şeyleri yanlış yapıyorum. bir şeyleri düzeltmek isterken giderek daha yanlış yapıyorum ama böyle sinsi kediler vardır ya hani sofraya çaktırmadan yaklaşan, işte aynı öyle geliyor ağır ruh hastalığı. görüyorum ama engelleyemiyorum. aniden masanın üstüne  çıkacak ve kapabildiğince büyük bir tavuk parçasını araklayıp kaçacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonra yakala kediyi yakalayabiliyorsan.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-128625136319435041?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/128625136319435041/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=128625136319435041' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/128625136319435041'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/128625136319435041'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/evde-temizlik-varddelirmisim-biraz.html' title='evde temizlik vardı...delirmişim biraz'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-7937345132242815747</id><published>2012-01-02T05:13:00.000-08:00</published><updated>2012-01-02T05:18:08.061-08:00</updated><title type='text'>kepazeyim.blogspot.com</title><content type='html'>&lt;em&gt;dilenci vapuru sayfasının en alt kısmında kepaze'nin blog linki çıkar. bu sayfayı ziyaret edenler oraya da uğrarlar mı bilemiyorum. daha dikkat çekici olabilmesi için aslında düşündüğümüz kadar olmasa da) kepaze'nin blogundan çok tad aldığımı bir belirtmek istemiyorum. yazısında ne var, adını tam koyamıyorum. ama hissiyatı çok saf,pürüssüz şekilde geçiyor okuyucuya. özellikle son satırın vuruculuğuna tikat. nazdrovya isimli yazısını dilenci vapuru üzerinden vermek istedim. en altta da link var. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 yılı geçti bir ranzanın üst katında yaşıyorum, 2 metre kare alan güzeldir. sonum iyi olsun istiyorum, bayrağa sarılı olmak kesinlikle kötü. kurşunla değil yatağında huzurla ölenlerin şerefine, nazdrovya! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"bu gece eğlenilecek, eğlen" diye bir komut gelsin istiyorum, hep beraber "sağol" diyelim, tok ve gür bi sesle. havuzu açsınlar mesela bize, araplar olsun hatay usulü dönerlerini getirsinler. biz de maymun gibi kaju falan tırtıklayalım. yok yeni yıl önemli değil, önemli olan gecenin işlevi. işlevselciyim ben biraz. toplumdaki bozulmalar, geleneklerin kaybolması gibi konulara işlevselci olarak yaklaşıyorum. edirnekari sanatı yok oluyosa yok olmalı, bankalar onu ayakta tutmaya çalışmamalı. edirnekari diye sanat da olmasa olur zati.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hatay usulü döner yakında ankara'yı ele geçirecek, haberiniz olsun. ben buradan tehlikeyi bildirdim, dikkate almak size kalmış. bir gün herkes 100 kilo olacak. ben 68 kiloyum ve hala şişman hissediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;iki bin lirayla colombiadan açık sarı bot, kanvas pantolon, haki mont alınır, üstüne kalan parayla da otostopa çıkılır. saçlar yeterince uzayınca rasta bile yaptırılır. şampuan ise gereksiz, otostopçunun temiz olması gerekmez. tüm nehirler senin, toprak iyi bir temizleyicidir. açlıktan ölürsün ve filmin çekilir sonunda da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://kepazeyim.blogspot.com/2011/12/nazdrovya.html&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-7937345132242815747?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/7937345132242815747/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=7937345132242815747' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/7937345132242815747'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/7937345132242815747'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2012/01/kepazeyimblogspotcom.html' title='kepazeyim.blogspot.com'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-573179864411591520</id><published>2011-12-28T23:31:00.000-08:00</published><updated>2011-12-28T23:54:10.769-08:00</updated><title type='text'>Halamın taşakları</title><content type='html'>gün gelecek, başlıktaki isimde bir filmde çekilecek. işte o gün çağdaş ve modern bir türkiye'ye kovuşmuş olacağız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;berlin'den gelen arkadaşım orada gittiği bir şarapçıyı anlattı. içeri girince 2 EUR ödediğinizde size bir kadeh veriyorlarmış ve bu kadeh ile içeride istediğiniz şaraptan hem de istediğiniz kadar içebiliyormuşsunuz. nasıl para kazanıyorlar umuurmda bile değil doğrusu sadece oraya gidip bunu denemek istiyorum. "gerçi şarap bana dokunuyor o yüzden yeterince içemedim" dedi arkadaşım. ne kadar içti diyecek olursanız ki ben sordun, 11 kadeh içmiş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;halamın taşakları yok ama kendisi amcamdan çok daha taşaklıdır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;eğer hayatınızda bir ruh hastası varsa ve adımlarınızı atarken sürekli bu hastayı üzecek,sıkacak,yoracak,gerecek bir şey yapmaktan kaçınmak zorunda kaldıysanız siz de bir ruh hastası olduunuz demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir keresinde küçükken bir şeye sinirlenmiş olacağım ki babama bağırdım: "bana geldiler baba, geldiler bana yine!" babam ise hiç oralı olmayarak "oğlum sana gelmiyorlar, yerleşmişler. sadece ara sıra gidiyorlar..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;canımın sıkılmadığı zaman hemen hemen yok gibidir. bazen az sıkılır, bazen çok. eğer sıkıntım azsa bundan bahsetmem. dışarıdan bakılıdığında neşeli bile sanılabilirim. az sıkıntılı haliyeti ruhiyeden bahsetmek abestir. canım gerçekten sıkılıyorsa, işte o zaman bundan bahsederim. bazen canım cidden sıkılır. çok ama çok ciddi anlamda sıkılır. işte o zaman kimseye bir şey söyleyecek halim bile olmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu konuda söylemek istediklerim bu kadar...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-573179864411591520?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/573179864411591520/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=573179864411591520' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/573179864411591520'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/573179864411591520'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/halamn-tasaklar.html' title='Halamın taşakları'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-8522264975649800042</id><published>2011-12-28T02:22:00.000-08:00</published><updated>2011-12-28T02:34:15.435-08:00</updated><title type='text'>İyisi mi kaçayım...</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/---Ip4SWR-qA/Tvrt703qbDI/AAAAAAAAAXE/BZnSCCb8MF4/s1600/parti.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/---Ip4SWR-qA/Tvrt703qbDI/AAAAAAAAAXE/BZnSCCb8MF4/s400/parti.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5691122691196218418" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdiye kadar defalarca muhatap olduğum bir sorudur. "sen demin nereye kayboldun yahu?" sıkılıyorum, hepinizden sıkılıyorum, herşeyden sıkılıyorum" diyemediğim için öyle oldu, böyle oldu diye hazır yalanlarım mevcut. çünkü bir insan benim ortadan kaybolmamla ilk defa haydi diyelim üçüncü beşinci defa muhatap oluyorsa ben bunu daha önce yüzlerce kere yapmışım. allah ömür verirse daha binlerce kere daha yapacağım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yukarıdaki fotoğrafı doğallığımın sınırlarını zorlayarak ben çektim. hiç oyunculuk yok. dün iş yerinde yeni yıl partisi verildi. büyük toplantı odası süslendi. efendim balonlarla süslendi, yemekler içkiler masaya kondu falan. toplantı odasına geçtik ve kurumsal başarımızın zikredildiği bir konuşma yapılmaya başlandı. işte bu konuşmanın ikinci dakikasında falan beni bir fenalıktır aldı. fakat hemen pes etmedim. konuşmayı sonuna dek dinledim. devamında yiyecekler ve içecekler faslına geçildi. diyette olduğum için az bir şeyler aldım. saat üçtü ve biraz kafayı bulur günün gerisini getiririm demiştim. fakat şarap soğuktu ve içilebilir kıvama gelmesi için kadehimi avuç içinde en az yarım saat tutmam gerekiyordu. arada başka şarap kadehi tutanlar da gödüm. kadehi sapından tutuyorlardı ama bu kadar soğuk bir kırmızı şarabı içmek hem şaraba hem de damak tadına hakaretti insanların. zaten geneli viskiye yöneldi. ne oldu ben şarabım ısınsın diye beklerken millet çabucak kafayı buldu. efendim samimi olmalar, şakalar, kahkahalar gırla gidiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ben o eşikten geçemedim dostlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir süre sonra yerime geçtim. fotoğrafta işte uzakta olup biteni hayretle izliyorum. fotoğrafı çektikten beş dakika sonra müdürüm yanıma geldi ve "lütfen ama lütfen toplantı odasına" dedi. kendisini severim. beni bir inatlaşmaya ve restleşmeye sürmeden çalıştırabilecek doğal yetenekteki bir insan. ama eğlenmem için direktif verilmesinden de hazetmiyorum yani. aklıma askerdeki yılbaşı partisi gelmişti. komutan şöyle buyurmuştu;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Gece saat ikiye kadar eğlenilecek"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"SAĞOL" diye bağırmıştık mal mal...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de geri gittim toplantı odasına ama tabii kaynaşamadım. Yerime geri döndüm ama sonra tekrar gittim. Biraz kuruyemiş aldım. Kenara bıraktığım şarap kadehi aynen duruyordu. Gidip kadehi elime aldım ama çok az ısınmıştı. O arada müdürlerden birisini gördüm, ayakkabılarını çıkarmış, ayaklarını bir sehpaya uzatmış viski içiyordu. Dedim yani...Her şeyin bir yaşı vardı...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-8522264975649800042?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/8522264975649800042/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=8522264975649800042' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8522264975649800042'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8522264975649800042'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/iyisi-mi-kacaym.html' title='İyisi mi kaçayım...'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/---Ip4SWR-qA/Tvrt703qbDI/AAAAAAAAAXE/BZnSCCb8MF4/s72-c/parti.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-8396400418169787197</id><published>2011-12-27T23:42:00.000-08:00</published><updated>2011-12-27T23:57:44.051-08:00</updated><title type='text'>Paranoyakların takip edilmeyeceği bir dünya özlemi</title><content type='html'>Herkes bir şey özlüyor tabi. Kadınlar önce evcilleştirip sonra erkeksi bulmayıp kenara atacağı taş gibi erkekler istiyor mesela. Kadınla en azından ne istediklerini biliyorlar. Bence erkeklerin genel olarak bu konuda hiç bir fikri yok. Geçen gün anneme "kadınlar olmasa erkeklerin ortalama ömrü 32 sene falan olurdu" dedim. "Bizim sayemizde yaşıyorsunuz ama kıymet de bilmiyorsunuz" dedi. Ben de hayır dedim, "sizin sayenizde yaşamıyoruz, sizin için yaşıyoruz" dedim. Bir gerginlik oldu ama bence ben haklıydım. Biz erkekleri bıraksalar içer,futbol oynar, kavga eder, savaş çıkarır falan işte böyle böyle ortalama 32'e kadar geliriz. 65 yaşında ev kredisi ödüyor olmaktan daha iyi bir hayat olmaz mıydı bu? Daha kısa ama kesinlikle daha dolu bir yaşam olurdu. "Öyle değil mi baba?" HELL YEAH diye bağırdı babam ve derhal evi terk etti. Kendisinden 6 ay sonra mektup aldık. Evi satmış. Kredi borcunu kapatıp elindeki para ile devasa bir Harley alıp dünya turuna çıkmış. Mektup Bilecik'den postalanmıştı. Acemi olduğu için ancak oraya kadar gidebilmiş demek ki. Mektupta bir de motoru ile fotoğrafı vardı. Annem polisi ve ailemizin özel dedektifi emekli polis Nasip Abi'yi aradı ve getirin şu kerizi evine dedi. Hiç kuşku yokki getirecekler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaleciler rakip forvetlerin sattıkları maçlar istiyorlar, bütün toplar kucaklarına gelsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manavlar kışları da yazınkiler kadar güzel karpuzlar satmak istiyorlar. Ama sonuçta kış olduğu için fiyatı fazla olsun istiyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taksiciler arabalarını hep sıfır trafikli, elli lira tutacak bir yöne doğru sürmek istiyorlar. Ha, o gittikleri yerden de araba boş gelmesin istiyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pezevenker kurumsallaşmak istiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paranoyaklar kişileri takip etmenin yasaklandığı bir dünya istiyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben ise yazmak istiyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-8396400418169787197?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/8396400418169787197/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=8396400418169787197' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8396400418169787197'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8396400418169787197'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/paranoyaklarn-takip-edilmeyecegi-bir.html' title='Paranoyakların takip edilmeyeceği bir dünya özlemi'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-8442421472263882684</id><published>2011-12-27T23:22:00.000-08:00</published><updated>2011-12-27T23:24:07.111-08:00</updated><title type='text'>Milli haltercide doping çıktı!</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-icdSynVVCv4/TvrD5vHBLEI/AAAAAAAAAW4/WbFlC58kEuQ/s1600/halterci.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 252px; height: 344px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-icdSynVVCv4/TvrD5vHBLEI/AAAAAAAAAW4/WbFlC58kEuQ/s400/halterci.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5691076475801906242" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konluyla ilgili görüşlerini aldığımız Seher Pamir suçlamalar kesin bir dille reddetti. Geliştirmeleri aktarmayacağız.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-8442421472263882684?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/8442421472263882684/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=8442421472263882684' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8442421472263882684'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8442421472263882684'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/milli-haltercide-doping-ckt.html' title='Milli haltercide doping çıktı!'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-icdSynVVCv4/TvrD5vHBLEI/AAAAAAAAAW4/WbFlC58kEuQ/s72-c/halterci.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-4026047247089827709</id><published>2011-12-27T04:00:00.000-08:00</published><updated>2011-12-27T04:01:32.895-08:00</updated><title type='text'>Being Mesut Yılmaz</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-9SB5Q0F_zmQ/TvmzhG2hrDI/AAAAAAAAAWs/1AcNDWmhovU/s1600/mesut.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 267px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-9SB5Q0F_zmQ/TvmzhG2hrDI/AAAAAAAAAWs/1AcNDWmhovU/s400/mesut.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5690776985515699250" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I better not...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-4026047247089827709?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/4026047247089827709/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=4026047247089827709' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4026047247089827709'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4026047247089827709'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/being-mesut-ylmaz.html' title='Being Mesut Yılmaz'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-9SB5Q0F_zmQ/TvmzhG2hrDI/AAAAAAAAAWs/1AcNDWmhovU/s72-c/mesut.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-8963812449575917186</id><published>2011-12-26T23:58:00.000-08:00</published><updated>2011-12-27T00:10:15.350-08:00</updated><title type='text'>Dünyanın en iğrenç tişörtü</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-TPrOI7-l9g4/Tvl9YStfalI/AAAAAAAAAWg/DxJPszr3rlE/s1600/to%2Bdo%2Blist.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-TPrOI7-l9g4/Tvl9YStfalI/AAAAAAAAAWg/DxJPszr3rlE/s400/to%2Bdo%2Blist.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5690717460452305490" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu tişörte baktığım zaman sebebini asla açıklayamayacağım bir nefretle doluyor içim. Fotoğraftan tam gözükebilecek mi bilmediğim için üzerindeki maddeleri buraya yazıyorum. Üşenmedim, evet. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TO DO LIST&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Clean My Flat&lt;br /&gt;Milk&lt;br /&gt;New T-Shirt (Mavi)&lt;br /&gt;Feed My sister's cat&lt;br /&gt;Look for my sister's cat&lt;br /&gt;Red Wine&lt;br /&gt;Call my girlfriend to come over&lt;br /&gt;Call my girlfriend's girlfriend to come over&lt;br /&gt;Plan my vacation in Kaş (scuba)&lt;br /&gt;Big Party in Çeşme&lt;br /&gt;Call my mates&lt;br /&gt;CLEAN THE FLAT&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, liste bundan ibaret. Bu nasıl bir kafa arkadaşım? Doğrusu başta bu tişörtü tasarlayan kişiye çok uyuz olmuştum ama düşündükçe ona olan sinirim bu tişörtü gerçekten giyecek olan kişiye ya da bu tişörtten hiç haberi olmasa da gerçekten bu tarz listeler  yapan, böyle bir yaşam tarzı olan kişiye geçti. Oğlum seni döverim lan. Piç. Senin kız arkadaşını sikerim lan. Senin kız arkadaşının kız arkadaşını da sikerim lan. Şarap şişesini götüne sokarım it. Hafta sonu 300 sayfa dostoyevski okumuş edebiyat aşığı adamı ne hale getirdin lan göt. Keserim lan taşaklarını. Kaş'a gelerimi boğarım lan seni. Kardeşinin kedisini keserim lan. Ha bu arada az daha unutuyordum, kardeşini de sikerim lan. İt. Nasıl bir yaşam tarzı bu yavşağın oğlu? Nereden buluyorsun bu kadar parayı? Amerikalı mısın lan sen? Git dizide oyna amına kodumunun yavşağı. Bütün hafta sonu Freud'un Karamazov Kardeşler için yazdığı önsözü anlamaya çalışarak geçirmiştim. Bu tişörtü görene kadar bir takım ideallerim vardı. Ama şimdi tek istediğim senin gibi kılkuyrukları Çin Karhanelerine satmak. Amcık. Çeşme'de büyük parti varmış. İt. Köpekoğlusu. Sipsi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-8963812449575917186?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/8963812449575917186/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=8963812449575917186' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8963812449575917186'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8963812449575917186'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/dunyann-en-igrenc-tisortu.html' title='Dünyanın en iğrenç tişörtü'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-TPrOI7-l9g4/Tvl9YStfalI/AAAAAAAAAWg/DxJPszr3rlE/s72-c/to%2Bdo%2Blist.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-2584736608556376142</id><published>2011-12-26T05:06:00.000-08:00</published><updated>2011-12-26T05:11:21.057-08:00</updated><title type='text'>Marilyn de gelmiş...</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-VRj81IyGLTw/TvhxUMyeDjI/AAAAAAAAAWU/ziAm5C0OBAE/s1600/monroe.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-VRj81IyGLTw/TvhxUMyeDjI/AAAAAAAAAWU/ziAm5C0OBAE/s400/monroe.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5690422721026854450" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne zaman saçlarını ten rengine hiç uymayacak şekilde sapsarı boyatmış bir kadın görsem içimden "marilyn de buradaymış" derim. bu sarı saç ısrarı sanki hep ondan sonra olmuş gibi gelir bana nedense. sanki marilyn sonrası sarı saç bir seksapellik garantisiymiş gibi algılarım durumu ki öyle olmadığını biliyoruz. nacizane tavsiyem kadınların ten rengi ile uyacak saç rengi seçmeleri. siyah saçlı bir kadına sarı saç gidebilir ama bu seçimi yapanlar arasında benim ten rengime sahip kadınlar görüyorum bazen hani 5 gün güneş görünce bir hint esintisi estirecek ten rengindeki kadınlar... olmuyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yine de hepinizi seviyorum. (uzaktan)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-2584736608556376142?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/2584736608556376142/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=2584736608556376142' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2584736608556376142'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2584736608556376142'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/marilyn-de-gelmis.html' title='Marilyn de gelmiş...'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-VRj81IyGLTw/TvhxUMyeDjI/AAAAAAAAAWU/ziAm5C0OBAE/s72-c/monroe.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-4777209646067301386</id><published>2011-12-26T00:47:00.000-08:00</published><updated>2011-12-26T00:52:35.767-08:00</updated><title type='text'>İtinayla roman yazılmaz...</title><content type='html'>Bir çok hikaye anlatmayı denedim ama bir şekilde olmuyor. Geçen gün acaba roman mı denesem diye düşündüm ve oturup yazmaya başladım. Fena bir karakter yaratmadım sanki. Esasında benim bir çeşit alt benliğimdi bu. Yapmak istediğim ama başaramadığım bir çok konunun üstüne gidiyordu. Hem romanda bu alt benlik de kendisi için bir alt benlik yaratıp onun için yarattığı hikayeleri anlatıyordu. İlginç olabilecek gibiydi. Bir noktada blog sayfamı kapattım. Çok az kısmı otomatik kaydedilmişti. Yazdığım kısmı yayınlayamadım ama tekrar yazasım var şimdi. Aklımdakiler ancak bir bölüm eder. Sonra başka şeyler de düşündüm. Olabilir gibi geldi bana.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-4777209646067301386?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/4777209646067301386/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=4777209646067301386' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4777209646067301386'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4777209646067301386'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/itinayla-roman-yazlmaz.html' title='İtinayla roman yazılmaz...'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-2742019232229002074</id><published>2011-12-23T06:53:00.000-08:00</published><updated>2011-12-23T07:01:28.822-08:00</updated><title type='text'>Diyette çağı değiştirecek yöntem</title><content type='html'>Diyete pazar sabahı başladım. Daha önce 300 kere falan pazartesi sabahı başlayıp bunların %4'ünde başarılı olmuştum. Oldukça düşük bir başarı yüzdesi olabilir. Yine de denemektek vazgeçmedim. En son geçen eylül ayında tutturmuştum bu yöntemi. Bir daha başarmama belki de iki sene vardır. Ben de yöntem değiştirdim. Geçen pazar kalktım ve diyete bu kahvaltıda başlayacağım dedim. Çok da ağır bir şekilde başlamadım. Normalde pazar günü öğünümü yarıyarıya indirdim. Peynirli omlet değil tek yumurta, olağan ekmeğimin yarısı, bolca domates ve reçel yerine bir yeşil elma. Bunu yapabilmek bana moral verdi. Bir haftada en çok yediğim öğüne saldırmıştım. O öğünü yendikten sonra diğerlerini de yenebildim. Ve 6. günde kaç kilo verdiğimi açıklıyorum; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TAM 9 KİLO VERDİM!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok lan şaka. 1,5 kilo vermişim. Ki gerçek anlamda bir diyet değildi bu. Tatlı ve şekerden tamamen uzak, olağan öğünlerimden biraz daha küçük. Eğer daha çok spor yapabilseydim toplam 2 kiloyu bulabilirdim. Ya da liposakşın yaptırsam 10 kilo da olabilirdi! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama galiba konumuz bu değildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cuma öğleden sonra pazartesi sabahkinden daha küçük bir göbekle oturduğum aşikar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada ikinci pazar sabahından sonraki ikinci kritik öğün de cuma öğlen öğünüdür. Çünkü orada vay efendim İskender hadi efendim künefe diye gidecek olursanız ne cuma akşamından hayır kalır ne de hafta sonundan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyet yaparken kendi kalenize tek bir gol yeme şansınız vardır. O gol çıkmaz. Cuma öğleni atlatırsanız cuma akşamı da kurtarabilirsiniz. Cuma akşamı kurtarırsanız hafta sonu da güzel geçer. Bir bakarsınız ikinci haftada 7 kilo olmuş.! Yok o kadar olamaz da belki toplam 3 olur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-2742019232229002074?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/2742019232229002074/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=2742019232229002074' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2742019232229002074'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2742019232229002074'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/diyette-cag-degistirecek-yontem.html' title='Diyette çağı değiştirecek yöntem'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-3514932530773246543</id><published>2011-12-22T23:33:00.000-08:00</published><updated>2011-12-22T23:56:57.955-08:00</updated><title type='text'>Biraz da benden bahsedelim</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-XYhoAYwNBfY/TvQu5Q10yuI/AAAAAAAAAWI/tlvzVPvcjus/s1600/talk.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-XYhoAYwNBfY/TvQu5Q10yuI/AAAAAAAAAWI/tlvzVPvcjus/s400/talk.png" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5689223790583925474" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yalan söyleyeyim, kendimden bahsetmeyi seviyorum. Deneyimlerimden, ne hissettiğimden, ne öğrendiğimden vs. Ama insanları da sıkmayı sevmiyorum. Bu blogu en çok da bu yüzden açtım galiba. Bazen çevremdeki insanları sıktığımı düşünüyorum. Burada anlattığım ve daha kimseye söylemediğim şeyler oluyor. Konuşacak halim olmuyor ama yazacak halim oluyor falan. Bir de konuştuğun zaman kafandaki metni karşına aktardığında anlaşılmayabiliyor. Sorular gelebiliyor. Haydaa, 500 kelimeyle anlatmayı planladığın şeyi 1500 kelime ile anlatıyorsun. İnsan konuştuğuna konuşacağına pişman oluyor. (burada not, ruh sağlığı düzgün olmayan birisinin fikirlerini okuduğunuzu aklınızdan çıkarmayın lütfen) O yüzden yazmak daha iyi. Mesela şöyle diyebilirsin annene, bu konudaki fikirlerimi 2009 yılı mayıs ayında yazdığım "işte ben böyle biriyim" başlıklı blogdan okuyabilirsin anneciğim. Soruların olursa yorum olarak yaz lütfen (telefonda blog üzerinde tartışmayalım)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmak iyi oluyor. Kendimi farkındayım çünkü, insanları sıkabileceğimi, çabuk sıkıldığımı. Ama bir çok insan bunun farkında değil. Laf sürekli dönsün dolaşsın kendisine gelsin istiyorlar. Tamam ben de öyle istiyorum ama kendimi kontrol ediyorum. O an anlatmaktansa sonra gidip yazıyorum. Varsa meraklısı okur ki yakın çevremden hemen hemen kimse okumuyor. Okumazsa da sikime kadar kardeşim. Ama işte yazmaktansa bulduğu her fırsatta anlatan adam, yani aslında öz olarak bana çok benzeyen ama davranış olarak benim tam tersimi yapan adama ben tahammül edemiyorum arkadaşım. Demin birisi ile rahmetli Conrad McRea'yi anıyoruz. Şöyle güzel adamdı, böyle güzel maçları vardı falan derken hangi ara laf sohbet ettiğim arkadaşın lisede basket oynadığına hem de guard pozisyonunda oynadığına ve üçlüklerinin iyi olduğuna geliyor arkadaş? Haydi misal eski Yunanlı guard Yannakis'den bahsediyor olsak misal lafı kendine getirmeni biraz olsun anlayabilirim. Tamam yine sana gıcık olurum ama bu kadar çok gıcık olmam. McRea dediğin power forvet, atletizmin doruğunda bir kardeşimizdi. Ondan bahsederken nasıl oldu da ne çağırışım yaptı da senin lisede basket oynadığına geldik? Lütfen oraya gelmeyelim. Sen bensiz git. Selam söyle. Bir de çay iç. Benim hesabıma yazdırsınlar. Yeterki beni oraya götürme. Seninle ilgilenemeyecek kadar kendimle ilgiliyim. Respect please. Ben kendimle ilgiliyim ama seni zorluyor muyum benimle ilgilenmen için? Hayır? E, o zaman? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir keresinde de çocuklar duymasın dizisinin yazarı Birol Güven var ya, onların diziyi çektikleri mekana gitmiştim. İşte h alktan birileri gelsin bize fidbek versin, efendim biz burada çok çalışıyoruz, dışarıda olan bitinden kopuyoruz falan gibi bir niyetle twitter üzerinden ilgililere bir davet vermişlerdi. Ben de evime yakın olduğu için gitmiştim. Esas maksadım tabii cin fikirler üretip bir şekilde ekiplerine dahil olmak falan. Ne kadar utanç verici. Ne yapayım? Sonuçta Larry David, Woody Allen bile hiç de sevmedikleri TV projelerine yazmış insanlar. Gebze'de bir şirkette muhasebeci olarak çalışmaktansa Üsküdar'da Birol Güven ile çalışmak bana çok daha cazip geldi. Kapasitem var sanıyordum ayrıca. Bu utanılacak bir şey değil. Buradaki sorun diğer gelen 40 kişinin hepsinin de benimle aynı motivasyonla gelmiş olması. İşte bu çok acıklı bir an. Onların beceriksizliği, çapsızlığı o kadar parlak ki sana kendi kusurlarını ayna gibi yansıtıyorlar. 40 tane geri zekalı, mal...Hepsi bir şekilde öne çıkmaya çalışıyor. Bir tane doğum doktoru kadın gelmişti. 27 yaşında falan. Kendi inanılmaz sıradan deyimlerini konuşma metnine yüklediği ünlemler,abartılı sesler ve el kol hareketleri ile anlatıyordu. Diğer 39 kişi artı yapımcı,yönetmen ve yazar falan bunu neden enteresan bulsun lan? Sonuçta "Kurufasülye yiyince osururum, kokar" doğallığında, kimsenin umru olmayan şeylerden bahsediyorsun. Ama nasıl bir tutkuyla. Böyle neredeyse bir Fetullah Gülen çoşkusuyla. Bir başkası ben kız arkadaşıma "fettuçine pişirdim" diye anlatıp bildiğin makarna tarifini verdi. İstanbul'un 4 tarafından 40 insan gelmişiz. İş çıkışı hem de, hepimiz yorgunuz. "Hiçbiriniz umurumda değilsiniz, yeterki benim ne kadar olağan üstü bir insan olduğum fark edilsin" derdindesiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamam bunu ben de istiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama kimsenin kafasını sikmiyorum be kardeşim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir blog açın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-3514932530773246543?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/3514932530773246543/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=3514932530773246543' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/3514932530773246543'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/3514932530773246543'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/biraz-da-benden-bahsedelim.html' title='Biraz da benden bahsedelim'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-XYhoAYwNBfY/TvQu5Q10yuI/AAAAAAAAAWI/tlvzVPvcjus/s72-c/talk.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-1004521063114077183</id><published>2011-12-22T04:06:00.000-08:00</published><updated>2011-12-22T04:13:55.538-08:00</updated><title type='text'>Cuma günü serbest kıyafet (kot hariç)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-xK1_xPHL6ec/TvMe_Ax6A_I/AAAAAAAAAVw/jqAeQoDZbV4/s1600/KOTUN-%257E1.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 314px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-xK1_xPHL6ec/TvMe_Ax6A_I/AAAAAAAAAVw/jqAeQoDZbV4/s400/KOTUN-%257E1.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5688924822188983282" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kot hariçmiş, ananın amı... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kusura bakmayın biraz küfürlü girdim ama böyle özgürlük vereceksen hiç verme daha iyi be. Çocuk gibi. Sınırsız  kahve ama kafeinsiz...Kotunu çıkarmamak koşulu ile deli gibi sevişen kız...Açık büfe ama tatlı yok...Bu tarz şeylerden arasak daha buluruz. Gerek yok. Kastımız, alnımız ve fermuarlarımız açık. İçimizi boşaltıyoruz. Bu arada deminki gibi espirileri hiç yapamazdım ben. Çok mu iyi oldu, belki değil ama bu da bir aşama. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçi iş yerine şöyle fotoğraftaki gibi bir kotlu gelemedikten sonra, kot yasak olmuş, serbest olmuş kimin umurunda&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-1004521063114077183?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/1004521063114077183/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=1004521063114077183' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1004521063114077183'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1004521063114077183'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/cuma-gunu-serbest-kyafet-kot-haric.html' title='Cuma günü serbest kıyafet (kot hariç)'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-xK1_xPHL6ec/TvMe_Ax6A_I/AAAAAAAAAVw/jqAeQoDZbV4/s72-c/KOTUN-%257E1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-1870110780939108002</id><published>2011-12-22T03:57:00.000-08:00</published><updated>2011-12-22T04:05:08.818-08:00</updated><title type='text'>Salı öğlen patlar afyonum, perşembe öğlen tatil havasına girerim.</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-M-dan9WPXK4/TvMc73l500I/AAAAAAAAAVk/zaEIk96qkJQ/s1600/bira.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-M-dan9WPXK4/TvMc73l500I/AAAAAAAAAVk/zaEIk96qkJQ/s400/bira.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5688922569159856962" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Başlıktan devam ediyorum aynen, çünkü başlıktan geçen cümlenin aynısı ile başlanan yazıları sevmiyorum. Evet, salı öğlene kadar çalışamam. Kendime gelemem. Ofisteyimdir ama işte ruh gibi. öğlen biraz takılmaya başlarım. O da işler bitmezse kovulacak durumdaysam falan. İşler biraz toparlanır gibi olur. Perşembe öğlen yemeğine Capitol'e giderim. Oradaki en pahallı restoranda  yer, o gün çıkan uykusuzu okurum. Otis Abi bittiğinde hafta da bitmiş gibidir artık benim için. Yemekten sonra yine hayalet olurum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cuma zaten serbest kıyafet ya (kot hariç) iyice kendime gelemem. Zati bir de cuma günleri cuma'ya gidiyorum deyip iki bira çakıp dönmem var...Hayat bana güzel. Bazen.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-1870110780939108002?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/1870110780939108002/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=1870110780939108002' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1870110780939108002'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1870110780939108002'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/sal-oglen-patlar-afyonum-persembe-oglen.html' title='Salı öğlen patlar afyonum, perşembe öğlen tatil havasına girerim.'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-M-dan9WPXK4/TvMc73l500I/AAAAAAAAAVk/zaEIk96qkJQ/s72-c/bira.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-6562687991104126608</id><published>2011-12-21T05:19:00.001-08:00</published><updated>2011-12-21T05:20:09.005-08:00</updated><title type='text'>Neydi???</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-NWHdNGYKk_M/TvHdAm91buI/AAAAAAAAAVY/0vWQ590428I/s1600/hayt.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-NWHdNGYKk_M/TvHdAm91buI/AAAAAAAAAVY/0vWQ590428I/s400/hayt.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5688570806875287266" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-6562687991104126608?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/6562687991104126608/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=6562687991104126608' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/6562687991104126608'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/6562687991104126608'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/neydi.html' title='Neydi???'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-NWHdNGYKk_M/TvHdAm91buI/AAAAAAAAAVY/0vWQ590428I/s72-c/hayt.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-2968195139410464663</id><published>2011-12-20T01:38:00.001-08:00</published><updated>2011-12-20T07:22:22.538-08:00</updated><title type='text'>lale güzel bir çiçektir (sen istediğin kadar sevme, asshole!)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-_dlOuS2QQQc/TvCnZM5NhKI/AAAAAAAAAVM/QYRDQ_mo3kU/s1600/lale.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 260px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-_dlOuS2QQQc/TvCnZM5NhKI/AAAAAAAAAVM/QYRDQ_mo3kU/s400/lale.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5688230380768691362" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;açık seçik ifade etmek istiyorum, turgut özal gibi hem de, elimdeki altın corss kalemi gözünüzün içine sokaraktan, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"hiç haz etmiyorum hevesli insanların nafile yere baltalandığı arkadaşlık ilişkilerinden"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sen safça bir şey söylediğin anda, misal bir beğenini dile getirdiğin zaman karşıdan gelen kontra laf insanın canını çok sıkıyor. insan beğenisini dile getirdiği zamanlarda saf ve savunmasız oluyor çünkü. karşındaki kişiye bir fikir empoze etmek için değil, salt o anki hissiyatını paylaşmak için konuşuyor ama çok acayip kontralar olabiliyor sonunda. misal;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;+ lale ne kadar güzel bir çiçek değil mi? mevsimi gelse de eksek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-hiç sevmem ben lale...çok nazlı olduğu yetmezmiş gibi bütün güzelliği de on gün. hele o yaprakları döküldükten sonraki yeşil sap halinden nefret ederim! hem kasımpatı'nın olduğu bir dünyada lalenin lafı edilmez!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet böyle şeyler olabiliyor. böyle zamanlarda karşımdakini iknaya değil de kendimi savunmaya geçerim sıklıkla. her dediğim kelime pişmanlığımı arttırır sonrasında. benim beğendiğim bir şeyi başkası da beğenmek zorunda değil. kışın sonuna doğru lale düşer aklıma. hangi renk alacağımı, ne şekilde ve nereye ekeceğimi düşünürüm. takvimi takip ederim. bazen mevsiminden biraz erken gittiğim olur çiçek pazarına, olur a erken gelmiştir bu sene biraz tohumlar? vakti gelince ekerim, gerektiğince bakarım. sapın başvermesi ayrı, yükselmesi ayrı, çiçeğin patlaması ayrı mutluluk kaynaklarıdır benim için. sıklıkla çiçekçilerin bana söylediği renkler çıkmaz. kırmızı bir sıra yapmak isterim, siyah,sarı,mor,pembe çıkar laleler, yani kırmızı hariç her renk çıkar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ama olsun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çünkü ben asshole değilim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;istediğim gibi çıkmadılar diye laleleri sevmeyecek değilim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(biraz kız blogu gibi oldu, peşinen söyleyeyim, gay değilim)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(not that anything wrong with it...)&lt;br /&gt;kasımpatı'nı daha çok seven bir öküz yüzünden kasımpatı'nı da daha az sevecek değilim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yalnız kalmak isteyen birisiyim belki de sadece. yoruldum bu tiplerden. gerçekten diyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-2968195139410464663?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/2968195139410464663/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=2968195139410464663' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2968195139410464663'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2968195139410464663'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/lale-guzel-bir-cicektir-sen-istedigin.html' title='lale güzel bir çiçektir (sen istediğin kadar sevme, asshole!)'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-_dlOuS2QQQc/TvCnZM5NhKI/AAAAAAAAAVM/QYRDQ_mo3kU/s72-c/lale.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-4406939429501710371</id><published>2011-12-19T07:21:00.000-08:00</published><updated>2011-12-19T07:34:58.427-08:00</updated><title type='text'>Ofisin gülüyüm</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-s0MNN4Ouikk/Tu9XCsUuLsI/AAAAAAAAAVE/lRVcx2xh8ps/s1600/broken-hopes-ashley-burts.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-s0MNN4Ouikk/Tu9XCsUuLsI/AAAAAAAAAVE/lRVcx2xh8ps/s400/broken-hopes-ashley-burts.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5687860558161653442" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;başka türlü işler yapabileceğime hep inandım. cesaretim eksikti ama yeteneğimden pek şüphe etmedim. "yaratıcıyım" falan dedim hep kendime. bu fikir aklıma ilk ne zaman düştü, beni buna birisi mi inandırdı yoksa bizzat ben mi kendimi kandırdım vallahi de bilmiyorum. günün sonunda 33 yaşımın sonunda bir ofisteyim. mali işlerle ilgileniyorum. işimde hep kötüydüm ama artık idare edebilecek bir çizgiyi yakaladığımı düşünüyorum. kovulmam yani, buradan emekli olurum. bir pozisyon daha yukarı çıkabilirim. hatta belli mi olur belki sonra bir pozisyon daha... ama şu son günlerin şöyle bir acıklı tarafı var. cesaretsizliğimi gideremediğim gibi yeteneğime olan inancımı da kaybettim. bu konuda şanslu ve kısmetli de görmüyorum kendimi. daha fazla zorlayamayacağım yani. tüm bunların iyi tarafı, zihnim ve ruhum her daim ikiye bölünmekten kurtuldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;deniz baykal kaybettiği seçimden sonra "halk bize muhalefet görevini verdi" demişti...ben de diyorum ki hayat bana iyi para kazanacağım beyaz yaka bir ofis işini verdi. parayı çok sevmezken, burada olmayı çok sevmezken verdi bana bunu. ilginç. yerimde olmak isteyecek milyonlarca insan varken hem de.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-4406939429501710371?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/4406939429501710371/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=4406939429501710371' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4406939429501710371'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4406939429501710371'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/ofisin-guluyum.html' title='Ofisin gülüyüm'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-s0MNN4Ouikk/Tu9XCsUuLsI/AAAAAAAAAVE/lRVcx2xh8ps/s72-c/broken-hopes-ashley-burts.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-7028286303065341627</id><published>2011-12-19T06:44:00.003-08:00</published><updated>2011-12-19T06:55:44.947-08:00</updated><title type='text'>Aşırı özgüven sorunu yaşayan adamın not defterinden</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-zxmwH-UbuMA/Tu9N25ZV3eI/AAAAAAAAAU0/3q0X3uyXhZg/s1600/yuruyen-merdivene-ters-binen-kadinin-inadi-guldurdu-video.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 296px; height: 222px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-zxmwH-UbuMA/Tu9N25ZV3eI/AAAAAAAAAU0/3q0X3uyXhZg/s400/yuruyen-merdivene-ters-binen-kadinin-inadi-guldurdu-video.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5687850459907612130" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;fotoğrafı internette buldum. bahsedeceğim olayı kırk saat tasfir edemeyeceğim şimdi. fotoğraf yardımcı olacaktır. işte ben tam buradaki adam gibi doğru yürüyen merdiveni seçmişim ve aşağı iniyorum. ters yönden gelecek olan bir kadın var ama buradaki gibi henüz merdivenin üstünde değil. kendisi henüz alt katta ve yürüyen merdivene doğru yaklaşıyor. merdivenin indiğini farkında değil. dalgın. yanında bir de arkadaşı varç konuşuyorlar. sanıyorlar ki ayaklarını attıkları anda yukarı doğru çıkacaklar. ama bu mümkün değil. çünkü merdiven aşağı doğru iniyor ve bunun en büyük kanıtı da benim. her saniye aşağı kata biraz daha yaklaşmaktayım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işte verdiğim tüm nesnel gerçekliklerden sonra aşırı özgüven sorunu yaşayan adamın sefaletinden bahsetmek istiyorum. kendi sefaletimden...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tekrar ediyorum, tüm bu nesnel gerçekliklere karşın, karşı taraftan gelen kadın ayağını merdivene doğru attığında "ya aslında yanlış merdivende giden ben isem" diye endişelendim. üstelik arkama dönüp (???????????) merdivenlerin gerçekten de aşağı doğru indiğini teyit ettim. kadın merdivenin hareket yönüne bakmadan ayağını mekanizamaya doğru uzattı. tabii o sırada ayağının açısını ve vücut ağırlığını sanki yukarı çıkacakmış gibi otomatik olarak ayarladığından ötürü, merdivende terse gidince yere yuvarlandı. tesellimiz şu ki bu yumuşak bir yuvarlanıştı. duruma son anda uyanan arkadaşı onu tuttu çünkü. daha güzel bir tesellimiz varsa o da şudur ki yere düşünce donu gözüktü. (OVRAYTTT!) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;daha da güzel bir tesellimiz varsa hemen yanlarına gittim ve "nasılsınız, bir şeyiniz var mı" falan dedim, gelin şurada biraz dinlenin dedim, kahve içelim mi dedim, sonra oradan bir sohbet muhabbet doğdu, sonra kadın beni evine davet etti, ben de gittim tabi ama kocası oradaydı, e biraz moralim bozuldu tabi, kim ulan bu adam dedi adam kadına, ne işim var lan benim burada dedim, adam bıçağı kaptığı gibi üzerime geldi ama ben de tedarikliydim, çünkü o ışın kılıcım yanımdaydı o gün, gerçi play station aparatıydı bu, gerçek değildi ama inandırıcı yapmışlar yani adam sonuçta tırstı, git bu evden ve sabaha kadar gelme dedim, PFFFTT diye nefes aldım darth wader gibi, büyük adammışsın, efsunlu adammışsın diyerek kaçtı bu, sonunda kadınla başbaşa kaldık ama benim hiç sevişesim kalmamıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;eve gidip otuzbir çektim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-7028286303065341627?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/7028286303065341627/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=7028286303065341627' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/7028286303065341627'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/7028286303065341627'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/asr-ozguven-sorunu-yasayan-adamn-not.html' title='Aşırı özgüven sorunu yaşayan adamın not defterinden'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-zxmwH-UbuMA/Tu9N25ZV3eI/AAAAAAAAAU0/3q0X3uyXhZg/s72-c/yuruyen-merdivene-ters-binen-kadinin-inadi-guldurdu-video.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-8717363271296237862</id><published>2011-12-19T06:36:00.001-08:00</published><updated>2011-12-19T06:41:31.105-08:00</updated><title type='text'>Çenen düşmüş...</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-D0XbxSQJ3QI/Tu9NFOP-dlI/AAAAAAAAAUo/g69T_NMqbTU/s1600/talkative%2Bboy.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 297px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-D0XbxSQJ3QI/Tu9NFOP-dlI/AAAAAAAAAUo/g69T_NMqbTU/s400/talkative%2Bboy.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5687849606512014930" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Altunizade'den Acıbadem'e yürüyorduk bir keresinde babamla. Ben çok konuşmuş olacağım o gün. Küçükken hayatı falan daha fazla severken çok konuşurdum. İnsanların reaksiyonları beni kırmazdı. Beni dinlemediklerini fark etmezdim. Fark etsem de aldırmazdım. Anlatacak çok şey var gibi gelirdi bana. Konuya geri dönelim. Çok konuşmuş olacağım ki babam dedi ki bak Kerem yere düşürmüşsün hiç farkında değilsin" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"neyi düşürmüşüm yahu, neyi düşürmüşüm" diye hızlıca dönüp ardıma baktım. panik oldum. küçükken de çabuk panik olurdum. o konuda bir değişiklik yok yani. çeneni düşürmüşsün yavrucuğum" demişti babam. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HAH HAH HAAAAA!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;biraz gülüp kaldığım yerden devam ettim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-8717363271296237862?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/8717363271296237862/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=8717363271296237862' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8717363271296237862'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8717363271296237862'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/cenen-dusmus.html' title='Çenen düşmüş...'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-D0XbxSQJ3QI/Tu9NFOP-dlI/AAAAAAAAAUo/g69T_NMqbTU/s72-c/talkative%2Bboy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-8371279459838173728</id><published>2011-12-19T03:59:00.000-08:00</published><updated>2011-12-19T04:22:48.159-08:00</updated><title type='text'>bir takım yaşanmışlıklarım</title><content type='html'>bir işi ancak yapılması elzem hale gelince yaparım. çünkü elzem değilken yapıp bitirdiğim işe sonradan aslında gerek olmadığı ortaya çıkmış olabilir. bu durumda işi boşuna yapmış olurum. boşuna bir iş yapmaktansa boş oturmayı tercih ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir işi bitirmek için elzem olmasını beklerken mutlaka bu işin bitirilmemiş olmasından rahatsızlık duyan bir başka kişi çıkacaktır ve o işi benden önce bitirecektir. eğer bir kişilik iş varsa ve bunu yapabilecek olan iki kişi varsa ben her zaman işi yapmayan olmayı tercih ederim. ben çalışırken insanların boş oturmasına tahammül edemem. birileri boş oturacaksa bu kişi ben olmalıyım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yaptığım işin mükemmel olmasını değil işi bitirmeyi hedeflerim. bitirdiğim iş baştan savma, savsaklama bir iş olmaz ama neticede kaba bir iştir. daha iyi yapılabilir olduğu kesindir. ama işi sunduğum kişi bu kaba halini beğenirse boşu boşuna ince işe girmemekle doğru bir hareket yaptığım ortaya çıkar. ince işe girmek yerine boş oturmuşumdur. lüzumsuz yere detaya girmektende işi ana hatları ile verip kalan zamanda boş oturmak daha iyi bir şeydir. eğer işi teslim ettiğim kişi bunun kaba bir iş olduğunu düşünürse iki şey yapabilir; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) işi bana geri gönderir ki bu benim için kayıp değildir. çünkü artık yapılması elzem hale gelmiştir, bu benim gocunma sınrılarımın ötesindedir.&lt;br /&gt;2) fakat işi teslim ettiğim kişi büyük bir ihtimalle işi bana göderdiğinde benim sadece birazcık daha ayrıntıya girip ikinci bir revizeyi bekleyeceğimi düşüneceği için işi kendisi yapar. ben de bu kişi işin detayına girme kısmını üstlendiği zaman boş kalmış olurum. aksi taktirde o boş kalmış olurdu. daha önce de belirttiğim gibi, bu boş kalan kişi ben olmalıyım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bitirilse iyi olacak olan ama bitirilmesi henüz elzem olmamış bir iş kendi halinde kotarılmayı beklerken çok zaman geçebilir. bir gün, üç hafta, dokuz ay... bu geçen zaman zarfında iş durağanlaşmaz. yani ya önemini yitirir ya da her gün gittikçe elzem hale gelir. bu dönemdeki işi iyi takip etmek gerekir. güncelliği geçer gibi olan işi boşu boşuna bitiremem. ihtiyaç duyulmayacak olan bir işi bitirmektensen boş oturmayı tercih ederim. kaldıki benim el attığım iş bitirilme sürecindeylen benim yaptığım çalışma ortaya çıkmadan güncellenme istenebilir. o sebeple ben o muallak işe hayatta elimi sürmem. beklerim. çoğunlukla sorun kendiliğinden çözülecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yapılması elzem hale gelmiş işi mümkün olduğunca kısa sürede bitirir ve mümkün olan en son anda teslim ederim. çünkü;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) işin yapılma süresini uzatırsam mesela diyelim iki günde yapacağım dedim ve birinci gün yarısını yaptım. akşam eve giderken kaza geçirdim ve öldüm. haydaaa. bütün gün boşuna çalışmış oldum. halbüki akşam ölecğeimi bilsem bütün gün boş otururdum. hatta ne bileyim kadıköy'e gider iki bira çakar sonra da masaj salonuna gidip son bir kez günaha gireyim isterdim. konuyu dağıtmayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) iki günlük işi bir günde bitirip yöneticiye sumarsam iş %100 revize ister. abso-fucking-lutely! o yüzden ben işi bir günde bitirip ikinci günde çok telaşlıymış gibi yapıp işi revize istenmesi mümkün olmayan anda teslim ederim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*****************************************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu konuda daha sabaha kadar yazabilirim ama sanırım ne demek istediğim anlaşıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu yazıyı yazmak için sekiz senedir bekliyordum. bence artık elzem hale gelmişti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-8371279459838173728?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/8371279459838173728/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=8371279459838173728' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8371279459838173728'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8371279459838173728'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/bir-takm-yasanmslklarm.html' title='bir takım yaşanmışlıklarım'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-5143155704618478822</id><published>2011-12-19T00:40:00.001-08:00</published><updated>2011-12-19T01:06:38.960-08:00</updated><title type='text'>Sana çok benzediği için nefret ettiğin insan</title><content type='html'>Benim müdürüm...Gerçekten de birbirimize benziyoruz. Elimden geldiğince nesnel olmaya çalışarak söylüyorum ki bence yine de benim defolarımın hepsi onda olmakla birlikte o biraz daha dönüşü olmayan noktada. Bu defolar ile devam edecek, öyle de ölecek. Benim ondan farkım neyin olup bittiğini biraz daha farkında olmam, ondan genç olmam, daha fazla mücadel etmem. Onun kadar yalnız da değilim tabi, sevgilim var benim. Daha şanslıyım yani evet daha şanslıyım. Ben de ilgi odağı olmak için çıldırıyorum bazen. Aniden fransızca şarkı söyleyebileyim istiyorum mesela. Herkes birden şaşırsın, sesinin bu kadar güzel olduğunu bilmiyorduk falan desin istiyorum. "Ben de bilmiyordum ya" diyerek sahte bir mütevaziliğin arkasına saklansam diyorum. "Fransızca telafuzun da çok güzelmiş" desinler istiyorum. "Evet ya" diyeyim ben de, "ne güzelmiş değil mi"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz abartı sanatına başvuruyorum kusura bakmayın. Yine de işin vehametini gizleyecek değilim. Bu arzum yüzünden hep aşırılıklarım olan kaba saba şeyler yazıyorum. Yarattığım şişman bir kadın karakter diyetini zeytin yağı şişesini kafasına dikip içindekini içerek bitiriyor. Bir başkası karsının evde baktığı kedileri öldürüyor. İnandırıcılığı yok bunların. Dikkat çekmek için. Siz bir de beni futbol oynarken görecektiniz. Ama iyi günlerimde. Bazen öyle hareketler yapıyordum ki insanlar orada az önce ne olduğunu anlamaya çalışırken ben rakip kaleye yaklaşmış oluyordum. Bu huyum yüzünden çok maç verdim ama. Hayat fanteziyi affetmez, sadece nadiren ödüllendirir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyeceksinizki senin bir müdürünü vardı. Çok benzediğiniz için ondan nefret ediyordun hani? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet böyle birisi var gerçekten. Mesela ciddi bir toplantının ortasında dikkat kendisinden uzaklaştığı zaman kendi kendisine konuşuyor bazen. Allah kahretsin, bravo bana bravo! diye bağırıyor. Ne oldu Mustafa Bey diyoruz, birden sakinleşip "önemli bir şey yok, sadece kulağımı kanattım" diyor. Serçe parmağını masaya doğru uzatıyor, ucunda bir kırmızılık. Kulağının içini kaşırken orayı tırnağı ile kanatması başlı başına iğrenç bir şeyken bir de bunu reklam ediyor. Toplantı odasındaki diğer insanlar olarak birbirimize bakıyoruz. Bazıları "deli galiba bu" diyor. Bir tek ben diryoum, hayır deli değil, ruh hastası...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-5143155704618478822?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/5143155704618478822/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=5143155704618478822' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/5143155704618478822'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/5143155704618478822'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/sana-cok-benzedigi-icin-nefret-ettigin.html' title='Sana çok benzediği için nefret ettiğin insan'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-5643971183062492578</id><published>2011-12-18T23:50:00.000-08:00</published><updated>2011-12-19T00:39:26.439-08:00</updated><title type='text'>Prensip sahibi</title><content type='html'>Prensip sahibi bir insan olmak isterdim. Birkaç hafta önde "artık kalem kağıtla yazacağım" dedim kendime ve sevgilimin ilk doğumgünümde bana hediye kalem ile yazdım günlüğümü. Doğrusunu isterseniz bloga yazdığımdan daha samimiydi yazdıklarım. Kimsenin okumayacağı bir deftere yazarken daha dürüsttüm manasında demiyorum fakat. Okuyucuyu sıkmayayım, bunlar kimin umrunda olur ki, yazıyı nasıl daha iyi cilalarım gibi fikirler kafamı meşgul etmezken akıp gitti hislerim. Fena da olmadı, iyi bir pratikti. Bundan sonra böyle yapmalıyım dedim kendime ama al işte, kaç hafta oldu daha bir kere bile yazamadım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün günlüğüme yazdıklarım benim dikkat çekme arzum ile ilgiliydi. Hemen hemen tüm yaşamımı buna vakfetmeye hazır duruşumu anlatıyordum. Yazmaya da bu sebeple başlamıştım hatta belki de tekniğimi de bu şekilde geliştirmiştim ama hepsi bu. motivasyon "dikkat çekme" güdüsü olduğu zaman gelip de bir yerde tıkanırsın işte. Sahte bir motivasyonla zayıf iş çıkarabilirsin. Motivasyonun ne kadar sağlam, elle tutulur olursa yaptığın işin de kalitesi o kadar artar. İşte benim içinde yazı anlamında böyle bir değişim var. Bir roman karakteri olsaydım, bir noktada karakterimin dönüşmeye başladığını söyleyebilirdik. Bunun özel bir sebebi yok. Yani yazdıklarımı okuyan babamı ağlarken gördüm, efendim "bir gün bir e-mail aldım hayatım değişti" gibi özel bir durumdan bahsedemeyiz. Akıl mantık kullanabilme yetim yavaş yavaş arttı diyebiliriz. "Benden öncekiler nasıl yapmış bu işi" sorusunun cevabı olarak yazma konusunda daha gerçek bir motivasyon elde etmeye başladım. Dostoyevski'ye başvurdum. Değişik dönemlerden ve milletlerden yazarların eserlerini okumaya başladım. İyi bir okuma deneyimiydi doğrusu. Keşke daha küçük yaşlarda yaşayabilseydim bunu. Sağlık olsun. Şimdilerde bir kitap okuyorsam 3-5 tanesi sıraya girmeye başladı. Bu durum Karamazov Kardeşler gibi 900 küsür sayfalık bir roman okurken daha da vahim hale geldi. Itali Svevo,Gogol,Hemingway,Fitzgerald,James Joyce... Hangisinden başlayayım? Nereden devam edeyim? Nobokov? Rus edebiyatına devam mı yoksa biraz anglo-sakson taraflara mı geçsem? Avrupalı yahudiy yazarkar ne olacak bu arada? Bir yandan da Türkçeyi doüru kullanabilmek için yerli yazarları okumanın zorunluluğu var...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aman. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de o kadar prensip sahibi değilimdir. Tezer Özlü yazmaya başlamadan önce 30 sene okumuş. Belki de ben ölene kadar okusam da yazmaya başlayacak seviyeye gelemeyeceğim. Kendimi prematüre bir bebek gibi hissediyorum. Çabalıyorum ve bazı eksikliklerimi kapatıyorum sanıyorum ama geldiğim nokta için yine güçsüzüm, yine zayıfımı. Bunu fark edince bunalıyorum mısır ununa bulanmış hamsi gibi oluyorum kızartılmayı bekleyen. Sonra bir el beni alıp kaynamış yağa atıyor, yanıyorum, kızarıyorum, pişiyorum... Bu sefer oldum diyorum ki bak yine olmamışım...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-5643971183062492578?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/5643971183062492578/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=5643971183062492578' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/5643971183062492578'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/5643971183062492578'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/presip-sahibi.html' title='Prensip sahibi'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-1303909084763568933</id><published>2011-12-13T07:48:00.001-08:00</published><updated>2011-12-13T07:52:37.950-08:00</updated><title type='text'>sıcak poğaçam olmadan asla</title><content type='html'>Sabahlar işe geliyorum. İki tane poğaçacı var yanyana. Birisi nispeten daha yaşlı, kısa boylu ve sevimli bir adam. Diğeri ise Avarel Dalton'u anımsatan sırık gibi boyu ve şaşkın bakışlara sahip. İhtiyar olanın önünde insanlar kuyruk olurken gencin hiç müşterisi olmuyor. İhtiyarın poğaçaları bitiyor, diğerinin arabası tepeleme simit-poğaça-açma dolu. İşe geldiğim ilk gün fark ettim bu durumu. Vardır bir bit yeniği deyip, biraz da sürü psikolojisi ile ihtiyardan aldım poğaçalarımı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtiyar poğaçacı çok kibar, iki poğaçayı sarıp verirken bile hizmet etmekten aldğı zevki müşterisine hisettiror. Gözerinin içi gülüyor. "Ertesi sabah olsun da yine bu adamdan poğaça alayım, sevindireyim ve sevineyim" diyesi geliyor insanın. O sırada diğeri eller cepte duruyor, arabası tepeleme hamur işi. Bazı günler servis yaklaşırken bugün de diğerinden alacağım diyorum. İhtiyarın neden iyi sattığını biliyorum ama diğerinin "neden hiç satamadığını" acayip merak ediyorum. Altı üstü bir poğaça çünkü, birisini kalabalık gören diğerinden almalı. Ama hayır, herkes ihtiyarın önünden sıraya geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün sabah yemin ettim kendime, poğaçaları Averel Dalton'dan alacağım diye. Ve fakat servisten indim, benim amcanın sevimli hareketlerle poğaçaları, açmaları paketleyip "afiyet olsun" deyip insanlara hizmetten aldığı zevki bir kere daha gördüm. Sonra ben diğer poğaçacıya gidersem acaba "ben nerede yanlış bir şey yaptım da 6 aylık müşterimi kaptırdım" diye düşünür de üzülür diye endişelendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben olsam çok merak ederdim çünkü, neden 6 aydır her sabah bana günaydın deyip de benden hizmet alan adam bu sabah aniden sebepsiz yere rakibe gitti" diye. Gerçekten sebepsiz yereyse bir sorun yok. "Ama ya sabepli yereyse? Ya onu kıracak bir şey yaptıysam? Dün verdiğim poğaça mı soğuktu, para üstünü eski mi verdim, afiyet olsun derken samimi değil miydim?" Diye düşünür dururdum. Bu kötülüğü yapmak istemedim poğaçacı amcaya. Ama merakın içimi kimirmesine rağmen dayanamayıp dün yine ondan aldım kahvaltımı. Ve kendi kendime bir söz verdim. Ertesi gün ne olursa olsun diğerinden alacaktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ertesi gün geldi. Yani bugün. Servisten inip poğaçacıların durduğu yere bakış atmaya hazırlanırken, amcaya bakmamaya ve onunla gözgöze gelmemeye çalışacağıma dair kendime bir söz verdim. Kafamı kaldırdım. Harika bir şey oldu. Poğaçacı amca o sabah -ilk defa- orada yoktu. Çok sevinip önünde insanların kuyruk oluşturduğu Avarel'e doğru koşar adım gittim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bir sade poğaça bir de açma lütfen"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avarel siparişimi aldım. ellerine poşet takmış ve de maşası var. Hijyen, 10 puan. Demek ki geçerli sebep bu olamaz, peki ne olabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bozuk param yoktu. 10 YTL verdim. Matematiğinin daha doğrusu 4 işleminin biraz zayıf olduğunu fark ettim. Para üstü olarak vereceği tutarı ve tutarı ayarlaması biraz uzun sürdü çünkü. Matematik, 5 puan. Fakat bu da tek başına ondan almamak için yeterli sebep olamazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahvaltımı paketledi ve "buyrun" deyip çok da başarılı olmayan ama yeterince samimi olan bir kibarlıkla bana uzattı. Hizmet 7 puan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malesef yaptığım alış-veriş neden bütün sabah boyunca hiç poğaça satamadan orada dikildiği hakkındaki merakımı gideremedi. Bunu anlamak için defalarca ondan alışveriş etmem gerekebilirdi. Kafamda bu karışık sorularla masama ve patron kolduğuma geldim. Ama önce Tekin'den (Çetin?) bir su bardağında çay aldım. Poğaça ve açmamın sarılı olduğu kağıdı açtım. Açmayı elime aldım. Ve ısırdığım anda büyük gizem çözüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açma soğuktu! (Allah kahretsin ve kahretsindi!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra poğaçayı elime aldım, o da soğuktu ! ( Bir kere daha Allah kahretsindi! )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve işte sabah kahvaltımın bütün tadı kaçmıştı. Ahmak Avarel ne olacak! Ah poğaçacı amca sana da aşkolsun, mahrum ettin bu sabah bizi çiğnemesi ve yutması kolay o sıcak poğaçanın kokusundan ve tadından...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ısırık aldım poğaçadan ve bıraktım. Açma daha yenilebilir gibiydi. Onu bitirdim. O da çayın yardımı olmasa asla kaymazdı boğazımdan. Şimdi en çok merak ettiğim şey, yarın amcanın orada olup olamayacağı. Umarım sağlığı iyidir ve işe gelememek için ciddi bir manisi yoktur. Çünkü sabahlar çekilmez olacak, eğer o "afiyet olsun" diyen sıcak gülüş ve bir o kadar sıcak poğaça ve açmalar olmazsa...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-1303909084763568933?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/1303909084763568933/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=1303909084763568933' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1303909084763568933'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1303909084763568933'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/scak-pogacam-olmadan-asla.html' title='sıcak poğaçam olmadan asla'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-3546029475721897880</id><published>2011-12-12T03:38:00.000-08:00</published><updated>2011-12-12T03:54:48.566-08:00</updated><title type='text'>Mükemmel bir işveren/çalışan ilişkisi</title><content type='html'>-Patron Bey&lt;br /&gt;-Efendim Keremcim, söyle canım...&lt;br /&gt;-Ben eve gidebilir miyim?&lt;br /&gt;-Ama saat henüz 11:30?&lt;br /&gt;-Biraz erken ama eve gidesim geldi bugün benim...&lt;br /&gt;-Nedenmiş o yaramaz?&lt;br /&gt;-Böyle aylak aylak dolaşasım geldi patron...&lt;br /&gt;-Evet...Bilirim, güzel histir...&lt;br /&gt;-Eskiden ne çok yapardık ama değli mi patron...&lt;br /&gt;-Evet Keremcim...Bir keresinde Sarıyer'den Taksim'e kadar yürüyerek gitmiştim...&lt;br /&gt;-Orhan Veli gibi...&lt;br /&gt;-Evet...&lt;br /&gt;-Kafayı da çekmiş miydiniz?&lt;br /&gt;-Ancak simit alacak param vardı o zamanlar...&lt;br /&gt;-Sağlık olsun. Neyse, ben kaçabilir miyim?&lt;br /&gt;-Nerede yürüyeceksin?&lt;br /&gt;-Kadıköy,Moda,Kalamış,Fenerbahçe&lt;br /&gt;-Bu ayakkabılarla mı?&lt;br /&gt;-Yavaş yavaş yürürüm be patron...&lt;br /&gt;-Sen bilirsin...Fenerbahçe parkı bomboştur şimdi. Bir gün önce içkiyi çok kaçıran 3-5 göbekli emekli vardır yürüyüşe gelmiş... &lt;br /&gt;-Kargalar vardır&lt;br /&gt;-Martılar...&lt;br /&gt;-Kediler...&lt;br /&gt;-Hava da lodostur, deniz köpük köpük...&lt;br /&gt;-Kınalıada yakın gözükür rüzgarlı havada. Sanki suya atlasan oraya kadar yüzecekmişsin gibi gelir...&lt;br /&gt;-İnsana hiç ölmeyecekmiş gibi gelir...&lt;br /&gt;-Sevgiliyle şarap içesi gelir...&lt;br /&gt;-Kayalıklara ishalli sıçası gelir...&lt;br /&gt;-MArtılar gibi değil mi...&lt;br /&gt;-Evet...Martılar gibi...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-3546029475721897880?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/3546029475721897880/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=3546029475721897880' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/3546029475721897880'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/3546029475721897880'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/12/mukemmel-bir-isverencalsan-iliskisi.html' title='Mükemmel bir işveren/çalışan ilişkisi'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-5642758495427548558</id><published>2011-11-23T04:03:00.000-08:00</published><updated>2011-11-23T04:26:33.095-08:00</updated><title type='text'>bazen nefret ediyorum kendimden / iğreniyorum desen anlar mısın</title><content type='html'>başlık lisede bir arkadaşımın yazdığı şarkı sözünün nakaratı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kendisi beni üzmüştü ama sonra ben onu çok üzmüştüm. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çok üzmüştüm ya, gerçekten.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-5642758495427548558?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/5642758495427548558/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=5642758495427548558' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/5642758495427548558'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/5642758495427548558'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/11/bazen-nefret-ediyorum-kendimden.html' title='bazen nefret ediyorum kendimden / iğreniyorum desen anlar mısın'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-1803859321482851020</id><published>2011-11-15T06:32:00.000-08:00</published><updated>2011-11-15T07:14:51.481-08:00</updated><title type='text'>babamın alkolü bırakıp şaraba geçen çocukluk arkadaşı nihat...</title><content type='html'>mayıs ayıydı, çamlıca'da bir çiçekçiye gitmiştik. orada babamın çocukluk arkadaşı nihat çalışıyormuş, öyle demişti annemler. nihat bizi kapıda karşıladı. o anda sanki dişi ağrıyormuş, midesi yanıyormuş falan bir ağrı çekiyormuşcasına sıkıntılı bir surat ifadesi vardı. traş zamanı geçmiş bakımsız, açık kumral saçları, sarı kaşları ve bıyıkları vardı. çok erkenden yaşlı bir adam havası vermesine sebep olan yorgun, merhamet dileyen dizlerine yük olmamaya imtina eden zyıf bir üst bedeni vardı. dizlerini hafifi kırık tuttuğu için zaten uzun olan kolları daha da uzun gözüküyor, o bedene sonradan monte edilmiş gibi duran kürek gibi elleri iyice yere yaklaşıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"nasılsın nihat" dedi babam, "ben iyiyim de havalar fena sapıttı" diye söylenip bahçeye doğru yürümeye başladı. annem bir takım çiçek isimleri sordu, şimdi hatırlamıyorum, nihat'ın yüz ifadesinden annemi duyup duymadığını çıkartamadığımı hatırlıyorum ama. annem de benle aynı şeyi düşünmüş olacak ki tekrar sormaya yeltendi istediği çiçeklerin olup olmadığını ama nihat sarı kaşlarını çatıp susturdu onu, "var var, hepsi var" deyip babama dönüp konuyu o kadar hızlı bir şekilde değiştirdi ki zamanda ve mekanda bir sıçrama yapmışız gibi hissettim, ya da tv izliyormuşum da birden birisi kanal değiştirmiş gibi gelmişti bana;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"alkölü bıraktım yavuz" dedi babama, "artık sadece şarap içiyorum"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;annem "vah vah" diyen bir yüz ifadesi ile dudağını ısırıp başını şöyle hafifçe çevirdi. hem üzülmüştü, hem gülmek istemiyordu hem de gülesi geldiği için kendisinden utanmıştı. babamın sırtı dönüktü, nasıl bir tavır takındığını göremedim ama "onu da bırakırsın inşallah nihat" dediğini duydum. sonra nihat tekrar kanalı değiştirdi ve iki kocaman elini havaya kaldırıp "görüyorsunuz hanımefendi" dedi anneme, "ağustos ayı geldi hava hala limoni!" bu sefer güldü annem, "ilahi!" diyerek. çok iyi hatırlıyorum, mayısın onsekiziydi, ertesi günü inönü statında kule yapacaktık çünkü. ama nihat da güldü. şaka mı yapmıştı, kendi haline mi güldü, yoksa hiçbir şeyi farkında değildi de o anda yepyeni bir ruh haline mi geçti, hiç bir zaman bilemedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir sene sonraki 19 mayıs gösterisinden sonra babamın çocukluk arkadaşı nihat'ın cenazesine gittik. orada nihat'ın ailesinden bazı insanlar bana ve babama lüzumsuz bir alaka ve sevgi göstermişti. "nedir bunların sebebi baba, çok mu yakındınız" diye sormuştum. babam da bana anlatmıştı, annemin bana hamile olduğu zamanlarda çarşıdan döndüğü bir akşam üstünde yolunun feci derecede sarhoş nihat tarafından kesildiğini, gırtlağına bıçak dayandığını ve yetişen babamın bıçağı nihat'ın elinden alıp onu yere serdiğini ve mahallelinin çığlıkları arasında bıçağı tutan elini yerde yatan nihat'ın böğrüne savurduğunu ama saplamaktan son anda vazgeçtiğini...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;falan filan...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-1803859321482851020?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/1803859321482851020/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=1803859321482851020' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1803859321482851020'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1803859321482851020'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/11/babamn-alkolu-brakp-saraba-gecen.html' title='babamın alkolü bırakıp şaraba geçen çocukluk arkadaşı nihat...'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-4949147466992705319</id><published>2011-11-04T07:45:00.000-07:00</published><updated>2011-11-04T07:46:00.315-07:00</updated><title type='text'>hayatımdaki en büyük yanılgı</title><content type='html'>bir şeyler yazabileceğimi sanmaktı&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-4949147466992705319?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/4949147466992705319/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=4949147466992705319' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4949147466992705319'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4949147466992705319'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/11/hayatmdaki-en-buyuk-yanlg.html' title='hayatımdaki en büyük yanılgı'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-1722164273353191288</id><published>2011-11-03T00:26:00.000-07:00</published><updated>2011-11-03T00:31:17.143-07:00</updated><title type='text'>terk etmek</title><content type='html'>terk edemeyen bir bünyem var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;arkadaşlarımla, sevgililerimle, yaptığım işle, yediğim bir çeşit yemekle ve saire ve saire ilişkimi kesmem gereken zamanlar oldu. ama ne içimi acıtan bir arkadaşımı ne miyadı dolmuş bir sevgiliyi, ne midemi delen gıdaları terk edebildim. başarısız olduğum sporları bırakmadım. sesim ne kadr kötü olsa da şarkı söylemeyi ve daha iyi söyleyebilme ihtimalimi hep sevdim. patrona iki tokat çakıp çıkmam gerektiğim işlerim oldu. hiç birisini terk etmeden. hepsi kendi kendilerine azalarak bittiler, benden ne kadar çok şey götürdüklerini bilemeden.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-1722164273353191288?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/1722164273353191288/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=1722164273353191288' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1722164273353191288'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1722164273353191288'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/11/terk-etmek.html' title='terk etmek'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-599588100411098212</id><published>2011-11-03T00:13:00.000-07:00</published><updated>2011-11-03T00:26:05.117-07:00</updated><title type='text'>tuhaf</title><content type='html'>bu yazıya da başlık atmadan başladım, çünkü değil yazının ana fikrini bilmek ve bundan bir başlık çıkarmak, allah belamı versin ki üç cümle ötesinde bile neden bahsedeceğim hakkında net bir fikrim yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;biraz özgürlük temalı bir şeyler yazmak istiyorum ama nasıl şeyetsek?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bazen sokakta insanları izlerken hepsi tam da ne giymek istiyorlarsa onu giymişler gibi geliyor. sanki istediği kıyafeti giyemeyen tek kişi benmişim gibi. sanki hiç bir zaman istediğim kıyafeti giyememiş, istediğim saçla gezememişim gibi geliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ense saçı modası olduğunda (futbolcu saçı) bizim mahallede enseyi hafif uzatan tipler olmuştu. özellikle de alt katta oturan ve fenerbahçe alt yapısında oynayan yusuf...elbette moda geldi en sonunda beni de vurdu ve bir gün eve ense saçımla birlikte döndüm. akşam babam geldiğinde daha adam kapıdayken ona saçlarımı gösterdim. ayakkabılarını çıkarmadan, kapının eşiğinden uzanıp beni dışarı çekti ve berbere götürüp enseyi bayağı bir toplattı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dünyada her gün bunun gibi milyonlarca olay oluyordur. çok büyük bir şey değil, büyük travmalar doğuracak bir olay değil. hatta aile arasında anlatılacak nostaljik/romantik/komedik tadında bir olay. ama bu bütünün bir parçası. bazen çocuklar seçebilme özgürlüğü isterler. hata yapmaları için onlara izin verilmeli, alan verilmeli. bir ayağına mavi, diğerine siyah giymek isteyen bir çocuğa biraz müsamma gösetrilmeli ve yaptığının yanlış değilse de biraz tuhaf olduğunun kendi kendisine anlamasına izin verilmeli. belki de iki farklı renk çorap giymek, o çocuğa hiçbir zaman tuhaf gelmeyecektir ve bu alışkanlığını ölene dek sürdürecektir. olamaz mı? zaten tuhaf dediğin nedir ki? kime göre tuhaf? bence esas olarak hangi davranışın tuhaf hangisinin normal olduğunu niteleyecek kurallar silsileri yaratmak esas tuhaf olan. hatta tekrar düşününce belki de bu bile değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yazının başlığı da çıkmış oldu fena mı...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-599588100411098212?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/599588100411098212/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=599588100411098212' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/599588100411098212'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/599588100411098212'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/11/tuhaf.html' title='tuhaf'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-5177208846256637591</id><published>2011-11-02T01:20:00.000-07:00</published><updated>2011-11-02T01:24:20.834-07:00</updated><title type='text'>YETMEZ!!!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-eRJzceK6rdk/TrD-L9KgFTI/AAAAAAAAAUY/qXZwiSJuklA/s1600/kayahan.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 318px; height: 318px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-eRJzceK6rdk/TrD-L9KgFTI/AAAAAAAAAUY/qXZwiSJuklA/s400/kayahan.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5670311412210079026" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kayahan ve Nilüfer'in 10 sene sonra barıştığı haberi geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbetteki çok sevindik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yeter mi bu haber bize?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YETMEZZZZ!!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka hayırlı haberler de isteriz. &lt;a href="http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/radyo.html"&gt;g.tü büyük usta Kayahan&lt;/a&gt; müziği de bıraksın, tam olsun.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-5177208846256637591?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/5177208846256637591/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=5177208846256637591' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/5177208846256637591'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/5177208846256637591'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/11/yetmez.html' title='YETMEZ!!!'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-eRJzceK6rdk/TrD-L9KgFTI/AAAAAAAAAUY/qXZwiSJuklA/s72-c/kayahan.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-6597717497739049344</id><published>2011-11-02T01:16:00.000-07:00</published><updated>2011-11-02T01:18:31.484-07:00</updated><title type='text'>Teknik Direktör olsaydım</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-UoybMvVqMvg/TrD80ujTwqI/AAAAAAAAAUM/xNF41PHceX0/s1600/yilmaz_vural.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 223px; height: 243px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-UoybMvVqMvg/TrD80ujTwqI/AAAAAAAAAUM/xNF41PHceX0/s400/yilmaz_vural.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5670309913638978210" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;En çok imrendiğim meslek teknik direktörlük...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer ben teknik direktör olsaydım, takımımın aldığı seri mağlubiyetlerden sonra tam da bugünlerde kovulurdum. Ama bir hafta önce ama sonra... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafam da rahat ederdi. Fena mı olurdu...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-6597717497739049344?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/6597717497739049344/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=6597717497739049344' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/6597717497739049344'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/6597717497739049344'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/11/teknik-direktor-olsaydm.html' title='Teknik Direktör olsaydım'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-UoybMvVqMvg/TrD80ujTwqI/AAAAAAAAAUM/xNF41PHceX0/s72-c/yilmaz_vural.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-4228349387633047524</id><published>2011-11-02T01:11:00.000-07:00</published><updated>2011-11-02T01:14:25.463-07:00</updated><title type='text'>Kadınlar zor zanaat</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-9bIvDzlz5Z0/TrD73bYF-gI/AAAAAAAAAUA/W2ZQRS1Jpe0/s1600/co%25C5%259Fkun.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 275px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-9bIvDzlz5Z0/TrD73bYF-gI/AAAAAAAAAUA/W2ZQRS1Jpe0/s400/co%25C5%259Fkun.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5670308860519643650" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten bak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birisiyle kendi isteğinin dışında zorla cinsel ilişkiye mi girdin, hemen yapıştırıyorlar yaftayı; "tecavüzcü!"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-4228349387633047524?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/4228349387633047524/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=4228349387633047524' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4228349387633047524'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4228349387633047524'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/11/kadnlar-zor-zanaat.html' title='Kadınlar zor zanaat'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-9bIvDzlz5Z0/TrD73bYF-gI/AAAAAAAAAUA/W2ZQRS1Jpe0/s72-c/co%25C5%259Fkun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-234690012979797372</id><published>2011-11-02T01:05:00.000-07:00</published><updated>2011-11-02T01:09:40.889-07:00</updated><title type='text'>mustafa amca</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-jg0gRn05Sho/TrD6wFHCCsI/AAAAAAAAAT0/3d85ErljxkE/s1600/papa%25C4%259Fan.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 237px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-jg0gRn05Sho/TrD6wFHCCsI/AAAAAAAAAT0/3d85ErljxkE/s400/papa%25C4%259Fan.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5670307634771790530" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;mustafa amcam hakkında bir öykü yazabilmek isterdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;parmağını ısırdığı için elinin tersi ile bir çakıp 8 yıldır baktığı papağanı iç kanamadan geberten birinden bahsediyorum, ölü kuşu çöpe attıktan sonra eşine dönüp "iyiki bizim çocuğumuz olmamış filiz" diyen bir adamdan. o filiz ki 37 yaşında menepoza girmiş, 59 yaşında alzaymer olmuş bir kadındı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-234690012979797372?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/234690012979797372/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=234690012979797372' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/234690012979797372'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/234690012979797372'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/11/mustafa-amca.html' title='mustafa amca'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-jg0gRn05Sho/TrD6wFHCCsI/AAAAAAAAAT0/3d85ErljxkE/s72-c/papa%25C4%259Fan.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-4107119878553042810</id><published>2011-11-02T00:46:00.000-07:00</published><updated>2011-11-02T00:58:01.683-07:00</updated><title type='text'>Çok enteresan bir deneyim : "Kafayı çalıştırayım dedim"</title><content type='html'>İş yerinde çalışırken karşıma bir sorun çıktı. Daha önceki rutin iş planımda yer almayan ve kendiliğinden evrilip ortaya çıkan, beklenmedik bir sorun. Sürprizleri ve münferit sorunları sevmeyen bünyem afalladı. Olağan şartlardaki sorun çözme yöntemimi uygulayacaktım. Bu yöntem soruna ilişmeyip onun kendisini imha etmesini beklemekten ibaret. Bazen bu bekleyiş sonsuza dek sürebiliyor ama gerçekten de kendisini imha eden sorunlar da olmuyor değil. Bundan altı sene önce ayrıldığım iş yerinde hala benim bıraktığım bazı sorunarın varlıklarını sürdürmeye devam ettikleri haberlerini alıyorum. Kuşkusuz ki onlara yaşama şansı verdiğim için hayli mutlu oluyorum. İçlerinden bir tanesi excel'in içindeki basit bir kalkülasyon sorunuyken evrilip önce işletim sisteminin içine ve sonra da bilgisayarın hardware'ine yerleşmiş. Son aldığım haberlere göre ise bilgisayar kasasından önce güve olarak çıkıp evrimine devam ederek ofisboyluğa kadar yükselmiş. Şimdi ben buna sevinmeyeyim de kim sevinsin? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş yerinde karşıma yeni bir sorun çıktı diyordum ki biraz konudan sapar gibi oldum. Evet, bu sefer onu kendi haline bırakmamaya karar verdim. Sorunun üstüne gidecektim! Bu benim için oldukça heyecan vericiydi ama bir sorunum vardı, sorunu çözebilmek için önce kafamı çalıştırmama gerekiyordu. İşte bu hiç ama hiç sevmediğim bir şeydi. Tüm yeteneklerimi kafamı çalıştırmadan hayatımı geçirmeye çalışırken edinmiştim ve "kafayı çalıştırmak" demek bu geliştirdiğim bazı yeteneklerin körelmesi demek olabilirdi. Üstelik alışkanlık da yapabilirdi, bundan sonra tüm sorunlarını kafayı çalıştırarak çözmeye çalışan insanlara benzeyebilirdim. Yine de denemeye karar verdim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafayı çalıştırdım. Yaklaşık yirmi dakika sonra dayanılmaz bir baş ağrısının ardından bilgisayar ekranıma kustum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oluşan sorunu kendi haline bırakmaya karar verdim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-4107119878553042810?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/4107119878553042810/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=4107119878553042810' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4107119878553042810'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4107119878553042810'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/11/cok-enteresan-bir-deneyim-kafay.html' title='Çok enteresan bir deneyim : &quot;Kafayı çalıştırayım dedim&quot;'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-1414785968968786322</id><published>2011-11-01T08:14:00.000-07:00</published><updated>2011-11-01T08:19:56.079-07:00</updated><title type='text'>cenetten beklentilerim (tanrının benden beklentilerine hiç aldırmadan)</title><content type='html'>bolcana futbol oynayabilmek. &lt;br /&gt;bahçemde limon ağaçları olması, bu ağaçların sabah çiçek açması, öğleden sonra mahsul vermesi.&lt;br /&gt;her gün yavrulayan bir dişi labrador ve onun şaşkın kocası.&lt;br /&gt;tırmanabileceğim ceviz ağaçları&lt;br /&gt;içinde kaybolacağım zeytinlikler&lt;br /&gt;rengarenk sümüklüböcekler&lt;br /&gt;lennona komşu bir ev&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdilik bu kadar&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-1414785968968786322?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/1414785968968786322/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=1414785968968786322' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1414785968968786322'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1414785968968786322'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/11/cenetten-beklentilerim-tanrnn-benden.html' title='cenetten beklentilerim (tanrının benden beklentilerine hiç aldırmadan)'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-5711122742158190882</id><published>2011-10-31T08:51:00.000-07:00</published><updated>2011-10-31T08:55:50.762-07:00</updated><title type='text'>çok fazla insan var</title><content type='html'>her yer ama her yer insan dolu ve hepsinin de bir derdi var. tüm bu dertler beni geriyor, açık söyleyeyim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bence olması gerekenin ne bileyim bir 10 bin katı kadar fazla insan var ve bu insanların her biri de günde yaklaşık bin kelime fazladan sarf ediyorlar. bu da 10 bin çarpı bin = ooo amına koyim dünya kadar falzadan sarf edilen laf demek. çok fazla insan var ve bu insanların hemen hemen tamamı çok lüzumsuz yere konuşuyor. bu lafların hepsi de yer çekimine takılıyor ve atmosferin içinde bir yerde daimi olarak dolaşıyorlar. her gün çöldeki kum tanelerinden daha fazla kelime sarf ediliyor. bunların hemen hemen tamamı hiçbir işe yaramıyor, hiç bir yaraya merhem olmuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bence insanlığın tamamının bir mutabakata varıp günlük edilecek kelime sayısını sınırlaması lazım. ancak o şekilde birbirimizi biraz olsun dinleyebiliriz. bence başka şekilde olmaz yani. hatta düşünüyorum da belki bu yazı da yazılmamalı mıydı? ben de bu kirliliğe bir katkı mı yapmış oluyorum?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-5711122742158190882?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/5711122742158190882/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=5711122742158190882' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/5711122742158190882'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/5711122742158190882'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/10/cok-fazla-insan-var.html' title='çok fazla insan var'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-717102839637166758</id><published>2011-10-27T06:49:00.000-07:00</published><updated>2011-10-27T06:54:08.579-07:00</updated><title type='text'>karpuz</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/--Uk5hy9lLKY/Tqlha4-JV5I/AAAAAAAAATo/6Alu0sKLHK8/s1600/karpouz.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="400" width="267" src="http://4.bp.blogspot.com/--Uk5hy9lLKY/Tqlha4-JV5I/AAAAAAAAATo/6Alu0sKLHK8/s400/karpouz.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"enişten çok sinirlenmiş" dediler&lt;br /&gt;kalktık gittik&lt;br /&gt;çizgili pijaması vardı&lt;br /&gt;ve derin dekolteli bir atleti.&lt;br /&gt;maltepe içiyordu&lt;br /&gt;her eniştenin içmesi gereken sigarayı yani.&lt;br /&gt;"hayırdır enişte" dedim&lt;br /&gt;gözlerini kıstı ve&lt;br /&gt;"karpuz kelek çıktı amına koyim"&lt;br /&gt;dedi&lt;br /&gt;"hay amına koyim"&lt;br /&gt;dedim&lt;br /&gt;"ne biçim manavlar var"&lt;br /&gt;dedim&lt;br /&gt;eniştem ağlamaklı oldu biraz&lt;br /&gt;kendi haline bırakıp onu&lt;br /&gt;manava gittim ve&lt;br /&gt;bir karpuz da ben alıp yanına döndüm. &lt;br /&gt;ne dese beğenirsin beni görünce&lt;br /&gt;vay efendim ben ne demek istiyormuşum&lt;br /&gt;vay efendim o karpuz seçmeyi bilmiyor da&lt;br /&gt;ben mi biliyormuşum&lt;br /&gt;keriz miymiş efendim o da&lt;br /&gt;benden mi öğrenecekmiş karpuz seçmeyi de&lt;br /&gt;falan filan bağırıp çağırıp ayağa kalktı&lt;br /&gt;maltepeli maltepeli öksürdü derin ve kuru&lt;br /&gt;her eniştenin öksürmesi gerektiği gibi&lt;br /&gt;ve yemek masasından bıçağı kapıp&lt;br /&gt;üstüme üstüme geldi&lt;br /&gt;hassiktir lan çok korktum fakat&lt;br /&gt;enişte elimden karpuzu alıp&lt;br /&gt;onu kesti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;neyseki benimki de kelek çıktı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-717102839637166758?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/717102839637166758/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=717102839637166758' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/717102839637166758'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/717102839637166758'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/10/karpuz.html' title='karpuz'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/--Uk5hy9lLKY/Tqlha4-JV5I/AAAAAAAAATo/6Alu0sKLHK8/s72-c/karpouz.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-3975108009829254954</id><published>2011-10-26T23:20:00.000-07:00</published><updated>2011-10-26T23:20:04.956-07:00</updated><title type='text'>bir bakmışsın</title><content type='html'>yavaş yavaş ele geçirir seni ofis. iflah olmaz,hiç şaşmaz ve kariyerinin zirvesinde bir tecavüzcü gibidir. bedenini hemen alır, ruhunu ise eninde sonunda. bugün kariyerimin sekizinci senesi bitiyor. bu süre zarfındas türlü başarısızlıklarım oldu. ben dışarı çıkamadığım için, sistemin beni dışarı atmasını istedim. "siz beni kovmuyorsunuz, ben istifa ediyorum" tavrının tersten versiyonu. ben istifa edemiyorum, size kendimi kovduruyorum" ama öyle olmadı. kovmadı beni. bugün kariyerimin sekizinci senesi biitiyor. aynı cümleyi ikinci kez kurdum diye çok süper bir bağlantı geliyor sanmayın. en çok korktuğum şey gerçekleşiyor. sistem beni aldı. keşke beni deniz alsaydı, deprem alsaydı, yel alıp götürüp cesedimi bir dağ başına atsaydı da sistem almasaydı. deyip bu bahsi kapatıyorum. hayır kapatamıyorum. tam kapatırken attığım başlığa baktım aklıma anlatmak istediğim bir şey geldi. bir bakmışsın, 60 yaşındasın ve kariyerinin son haftasında telefonda sponsorlara yalakalık yapıyorsun, izlemeyi çok istediğin tenis maçları için sana beleş bilet göndersinler diye. allah kahretsinallah kahretsinallah kahretsin&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-3975108009829254954?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/3975108009829254954/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=3975108009829254954' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/3975108009829254954'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/3975108009829254954'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/10/bir-bakmssn.html' title='bir bakmışsın'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-1806831474255809332</id><published>2011-10-26T23:03:00.000-07:00</published><updated>2011-10-26T23:03:25.269-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>ne anlatacağını bilmediğin yazıya başlık atmadan başlayacaksın. başlık çünkü elini kolunu tutuyor, bir taahhüt gibi seni bağlıyor. "ortaya karışık" ya da "potburi" gibi beni bağlamayacak olan başlıklar da atabilirdim, daha önceden yapmıştım fakat onların dahi bir yönlendiriciliği var. başlığın yönlendiriciliği yazardan çok okur için etkili oluyor aslında. birinci saniyede zihne atılan "ne okuyorum" sorusuna verilen bir cevap, kuvvetli bir ön koşullandırma. "balayı macereları" isimli bir başlık atıp altında balayı çiftlerini öldüren bir seri katil ile ilgili bir hikaye yazsam mesela (ki gerçekten de böyle bir tanıdığım var, nihat amca) eğlenceli, romantik bir beklentiye kapılan okuyucu inen bıçak darbeleri, kesilen gırtlaklar ve gelinliğe sıçrayan kan sebebiyle sağlam şok olur ki bu da yapılmamış bir şey değil. o zaman soruyoruz: "neden başlık?"kimin god damn bir başlığa ihtiyacı var? (cümlede geçen gizli argo : ULAN) benim yok. sadece blog yazarı olarak değil, okuyucu olarak da yok. "suç ve ceza" olmasaydı yani kitabın adı, biz ona okuyucular arasında raskalnikov'un öyküsü deseydik daha güzl olmaz mıydı? "dostoyevski'nin romanı var ya hani cinayet,ahlak,suçluluk ve arınma üzerine olan..."ben de bu arada size nihat amcanın hikayesini yazsam ya... ama yazamam ki.. neden, çünkü şöyle izah edeyim, ben bir yönetmen olsaydım sadece fragman çekebilirdim. fragmanı izleyen insanların filmi çok merak edeceği fragmanlar işler olurdu bunlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-1806831474255809332?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/1806831474255809332/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=1806831474255809332' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1806831474255809332'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1806831474255809332'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/10/ne-anlatacagn-bilmedigin-yazya-baslk.html' title=''/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-1214208250156026766</id><published>2011-10-23T10:01:00.001-07:00</published><updated>2011-10-26T23:05:18.378-07:00</updated><title type='text'>mr.spock</title><content type='html'>bu başlığın altına uzun bir öykü yazmıştım. esasında iki sene önce yazdığım bir öyküyü yeniden yazmıştım. başka karakterler, başka mekan...doğrusu çok  kötü oldu ve ben de sildim. başlığı silmeyi unutmuşum. başlığı silmektense altına iki satır bir şeyler yazsam daha iyi olur diye düşündüm. aradığınız öyküye şu anda ulaşılamıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-1214208250156026766?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/1214208250156026766/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=1214208250156026766' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1214208250156026766'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1214208250156026766'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/10/mrspock.html' title='mr.spock'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-1058232858802888504</id><published>2011-10-17T14:23:00.000-07:00</published><updated>2011-10-17T22:53:47.533-07:00</updated><title type='text'>yazsam ne iyi olurdu</title><content type='html'>bir haftadır it gibi çalışıyorum. ara ara sanki çok başarılı olacakmışım gibi geliyor ve heyecanlanıyorum. galiba o kadar da süper şeyler yapmıyorum ama yine de her yaptığım yeni hesaplamadan sonra asılında gizli bir matematik dehasıymışım gibi geliyorum kendime. "gizli bir matematik dehası, kendisini keşfetmeyi bekleyen..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;doğrusu kendime çok gülüyorum. 30 yaşın ortasında böyle şeyler olmaya başlıyor galiba. zaaflarımda hiçbir değişiklik yok yani kıçı kırık bir bog tuttuğumda gizli bir edebiyat dehası olduğumu sanırken sonra bir kaç karmaşık hesap yapınca da bu sefer içimde yıllardır sakladığım matematikçiyi gün ışığına çıkarmanın mutluluğunu yaşıyorum. olacak şey değil. işte bu yaşlarda en azından artık kendime komik gelebilmeye başlıyorum. "nobel edebiyat değil de nobel matematik ödülü bana daha çok yakışacak galiba" dedim sevgilime ve ikimiz de güldük. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;pekiyi neden? neden böylesi bir şey olmasını bekliyorum? platon'un mağarasındaki cahiller gibi olduğumu biliyorum. duvardaki gölgeleri izlemekten başka yaptığım bir şey yok. bir gün kendi gölgemin ete kemiğe bürünmesini, o duvardan kurtulup gitmesini bekliyorum. bütün bunları gerçekten de et kemik sahibi birisi olarak yapıyorum. bana göre gölgemin duvardan kurtulması, benim o mağaradan çıkmamdan daha olası çünkü. ne kadar tuhaf...ne kadar yazık ve tüm bunları anlamışken hala bir şey yapamayacak olmak ne kadar gülünç...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;vaktiyle elinde bir çok olanak olan ama bunların hiçbirisini kullanmak istemeyen bir arkadaşıma "pekiyi ne istiyorsun tam olarak"  diye sormuştum. "bir mucize bekliyorum" demişti. doğrusu onu o andaanlamakta güçlük çekmiştim. oldukça kötü durumdaydı aslında ama yanlış ya da doğru, ne istediğini biliyordu. onu hiç bir yere götürmeyecek olsa da en azından cürret edip bir şeyler isteyebiliyordu. aradan yıllar geçti ve onun o zavallı seviyesine ben ancak yeni geldim. ben de mucize istiyorum. bir sabah kalktığımda işe giderken komşular pencerelere çıkıp beni alkışlarla işe uğurlasınlar istiyorum. bir gün önce bir kahramanlk yapmış olabilirim ya da mahallenin adınının çok iyi anılmasına sebep olacak başka bir şeyler  de yapmış olabilirim, şimdi tam kestiremiyorum. işe gittiğimde mesai arkadaşlarım kapını önüne çıkıp beni karşılasınlar, havalara atsınlar istiyorum. çok para kazanıyor olmasam da olur, hatta idari bir görevim olmaması en iyisi. ama yine de beni atsınlar, tutsunlar, atsınlar, tutsunlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aslında gitar çalacaktım bu akşam. ama çalmaya çalmaya parmaklarım hamu gibi olmuş. yazsam ne iyi olurdu dedim, uzun ve sıkıcı bir mesainin akşamında. ve iyi ki de biraz olsun yazabilildim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi de bu yazdıklarım sabah kadar iki-üç dile çevrilsin istiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hemen hemen hiçbirinizi sevmiyor olsam da, yine de iyi geceler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-1058232858802888504?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/1058232858802888504/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=1058232858802888504' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1058232858802888504'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1058232858802888504'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/10/yazsam-ne-iyi-olurdu.html' title='yazsam ne iyi olurdu'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-2578283040651484463</id><published>2011-10-08T13:50:00.000-07:00</published><updated>2011-10-08T14:07:47.780-07:00</updated><title type='text'>çok bitkin olursun bazen...</title><content type='html'>çok bitkin olursun bazen,&lt;br /&gt;dolmuş ineceğin durağa yaklaştığında&lt;br /&gt;"müsait bir yerde"&lt;br /&gt;ya da "ışıkları geçince" &lt;br /&gt;bile&lt;br /&gt;diyemezsin&lt;br /&gt;birileri çıksın da&lt;br /&gt;senin yerine deyiversinler istersin&lt;br /&gt;son ana kadar &lt;br /&gt;hep o birilerini beklersin&lt;br /&gt;bazen yolcular arasında o kişi yoksa&lt;br /&gt;"keşke otobüse binseydim" dersin kendine,&lt;br /&gt;"en azından düğmeye basardım&lt;br /&gt;hem böylesi çok daha kolay"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çok bitkin olursun bazen&lt;br /&gt;kalabalıklar değil içinden geçilecek&lt;br /&gt;uzaktan gelen gürültülerine dahi&lt;br /&gt;tahammül edilmeyecek gibi olurlar&lt;br /&gt;böyle zamanlarda ben &lt;br /&gt;kadıköy'e giderdim hep&lt;br /&gt;çaktırmadan selamlaşıp boğayla&lt;br /&gt;kimsenin olmadığı sokaklarda yürürdüm.&lt;br /&gt;buraya gelmeyen kimselerin&lt;br /&gt;nerede olduğunu merak ederdim&lt;br /&gt;çok eskiden&lt;br /&gt;fakat bugün&lt;br /&gt;işte bahsettiğim gibi&lt;br /&gt;çok bitkinken ben&lt;br /&gt;kadıköy sokaklarını dolduran kalabalıklar&lt;br /&gt;evime gelmiş&lt;br /&gt;davetsiz misafirler gibiydiler&lt;br /&gt;oturacak &lt;br /&gt;bir sandalyem bile yoktu&lt;br /&gt;ve öfkelenip&lt;br /&gt;boğanın üstüne çıktım ve&lt;br /&gt;"neredeydiniz on sene önce lan allahsızlar"&lt;br /&gt;diye bağırdım&lt;br /&gt;beni muhatap almalarını beklemeyerek...&lt;br /&gt;"şuradaydık, buradaydık" dediler&lt;br /&gt;o zaman siktir olun gidin dedim, &lt;br /&gt;"şuralara gidin"&lt;br /&gt;"buralara gidin"&lt;br /&gt;"fakat bahariye'yi, çarşıyı, moda'yı &lt;br /&gt;bana bırakın"&lt;br /&gt;dedim. &lt;br /&gt;"siz kimsiniz" dediler, &lt;br /&gt;"biz...bitkinleriz" dedim.&lt;br /&gt;"sizin devriniz geçti" dediler...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-2578283040651484463?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/2578283040651484463/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=2578283040651484463' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2578283040651484463'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2578283040651484463'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/10/cok-bitkin-olursun-bazen.html' title='çok bitkin olursun bazen...'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-8791158874979981635</id><published>2011-10-03T00:54:00.000-07:00</published><updated>2011-10-03T04:07:12.942-07:00</updated><title type='text'>Mahalledeki Psikopat</title><content type='html'>Biz mahelledeki lise çağındaki erkekler olarak Engin Abi'den çok korkardık. Bu genç adam kuvvetli ve deliliği ile bir şekilde efsane olmuştu ama artık ne şekilde olmuştu bunu da tam hatırlayan yoktu. Sürekli hakkında yeni bir şeyler duyuyorduk: babasına tokat atmış, öğretmeni dövmüş, ekmek bıçağı ile bakkala saldırmış, polisler yanından geçerken selam vermiş, çok havlıyor diye komşunun köpeğini zehirlemiş... Hemen her gün yeni bir bilgi geliyordu. Bunların ne kadarı doğruydu hiç bir zaman bilemedik. Aradan yıllar geçtikten sonra bu konu üzerine düşündüğümde bazen onun bu dedikodular yüzünden oluşan ününe sadık kalmak, sırf bu efsaneyi yaşatmak için aslında hiç de öyle hissetmese de saldırganlaştığını islenimine kapılırım. İnsanların kafalarında oluşturduğu "psikopat" imajına sahip çıkıyor ve belki de sırf bunu yaşatmak için kendinden vazgeçiyor olabilirdi, bilemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz mahallede lise çağındaki erkekler olarak onunla pek muhatap olmamaya çalışıyor, evinin önünden geçmiyor, yaklaştığını duyduğumuzda dağılıyor, uzaktan gördüğümüzde yolumuzu değiştiriyorduk. Bu kaçma hali o kadar uzun sürmüştüki bir keresinde arkadaşlarımdan birisi onun nasıl gözüktüğünü unuttuğunu söyledi. Bu bana oldukça ilginç gelmişti çünkü bunu söyleyen çocuk daha 3-4 sene önce kabusunda Engin Abi'yi görüp altına işiyor, döşek yorgan yıkamaktan bıkan annesi ise -sanki bir faydası olacakmış gibi- yıkadığı çarşafları apartmanın mahalleye bakan tarafına asıp oğlunun gece altına işediğini herkese ifşa ediyordu. Neymiş, rezil olmaktan korkan oğlu bir dahaki gece işemeyecekmiş. Oysa defalarca tekrar edilen bu cezanın hiç bir işe yaramadığını ve durumu daha da kötüleştirdiğini anlamak için bir dahi olmaya gerek yoktu diye düşününüyorum şimdilerde, kadının oğlundan ve onun her türlü çocuksu yükünden nefret ettiği gerçeğini aklıma getirmemeye çalışarak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz mahallede lise çağındaki erkekler arasında esasında en şanssız bendim çünkü Engin Abi karşı binamızda oturduğu için onu her gün en azından bir iki kere görürdüm. Bu kadar yakın oturmamıza rağmen aradan geçen yıllar boyunca ben hiç bir tuhaflığı bizzat kendi gözlerimle görmemiştim. Zaman zaman balkonda sigara içerken kendisini uyaran annesine bağırdığı olmuştu ama sanırım bunu psikopatça bir davranış olarak görmemek gerekir. Benim hatırladığım evde babası yokken huzursuz ve gergin şekilde balkona girip çıktığı ve babası gelince ise sinip omuzlarını aşağı sarkıtıp bir köşede oturduğu. Gördüklerimden hiçbir arkadaşıma bahsetmiyordum çünkü ben dahi gördüklerimden fazla duyduklarıma inanıyor ve o sakin ev atmosferinin bir yerinde patlamaya hazır bir bomba varmış gibi kendimi sık sık onların evini dikizlerken buluyordum. Yıllar sonra o günleri düşünürek çölde kar yağmasını bekleyen bir arap çocuğu hakkında bir masal yazmıştım. Henüz kimseye okutmadığım bu masalda çocuk, çocukluk dönemine özgü geçmek bilmeyen vaktin sıkıntından kurtulmak için evinin penceresinden uzaklara bakıp kar taşıyan bulutların kendi köyüne gelmesini bekliyordu. Bu masalda bir gün gerçekten de çöle kar yağdırmak zorunda kalmıştım çünkü bir gece, Engin Abi her zamanki gibi omuzlarını düşürüp oturduğu köşeden kalkıp masadan bıçağı almış ve kontrolsüzce babasının üzerine doğru yürümüştü. Oturduğu sandalyeye hiç de kendisinden beklenmeyecek çeviklikle altından çekip ayağa kalkan adam sandalyeyi oğluna doğru savurmuş ama tüm olan bitenden sonra masanın üstündeki boş rakı şişesinin sinsi sessizliğinden anlayacağım şekilde ıskalamış, boşa giden sandalye yüzünden dengesini kaybedip yere düşmüştü. Sonrasında hatırladığım adamın böğründe bir bıçak,kan ve tabi şok içindeki ardım isteyen çığlıklar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olay gecesi Engin Abi karakola ve babası da hastaneye gittiler. Adam bir kaç hafta sonra geri geldiyse de Engin Abi'nin bundan kolay kurtulamayacağı konuşuluyordu mahallede. Sanki tüm insanlar, sonunda hep beraber ortak bir bilinçten besledikleri hayalgüçlerine uygun bir gelişme olduğu için fazlasıyla mutlu gibiydiler. Onun hakkında anlatılan her şey doğru çıkmıştı ve korkulan şey sonunda gerçekleşmişti. Bu kuşkusuz ardından bir rahatlama getirdi ama mahalleli olarak esas istediğimiz şey herkesin huzur içinde yaşayacağı mesut barklar birlikteliği değildi ki kötü çocuuğun ardında hepimizi çok rahatsız edici, onun varlığından da rahatsız edici bir boşluk kaldı. Yeni bir efsaneye ihtiyaçları vardı, yeni bir hikayeye ve üst kat komşumuz Özlem'e kafayı taktılar bu seferde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özlem liseyi bitirmiş bir ev kızıydı. Akranlarına, ne sadece akranlarına, etrafta gördüğüm her kadına karşı belirgin bir erkeklerle gezerken görüldüğünden başladılar, tüpçüyü eve davet etmesine kadar geldiler. özlem'in neler çektiği, babasından yediği dayakları dinlerken ne kadar üzüldüğüm, bir gün dayanamayıp duruma müdahele etmek için yukarı çıkan babamın başına neler geldiği bu hikayenin konusu değil. bu hikayenin konusu engin abi ve nihayetinde benim onunla yaşadığım kişisel temas. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hapiste yaklaşık iki yıl kalan ve babası kendisini affettiği için eve dönen engin abi'nin mahalleye dönmesi özlem'i geri plana itti ve herkes eski efsanesine geri döndü. gardiyanın elinden jopu kapıp da hapishane müdürünü dövmesini mi istersin yoksa içeriye düşen tecavüzcüleri bizzat onun öldürdüğünü mü...doğrusu ben bunlarla fazla ilgilenmedim çünkü benim için önemli olan özlem'in kurtuşuydu. artık engin abi'nin evini bile izlemiyor, balkonda kitap okuyup artık çocukluk sonrası hayatıma hazırlanıyordum. her şey hiçbir zaman olmadığı kadar sakindi. en büyük zevkim özlem'in eve gelişini, gidişini takip etmek, bazen kimseye çaktırmadan onu sokağın başına kadar izlemekti. ona daha yakın da olmak istiyor fakat sonunda canının yakılacağı bir olaya da sebebiyet vermekten korkuyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir gün yine balkonda kitap okurken karşı binadan "hişt" ,"pişt" gibi sesler geldiğini duydum ve bir baktım engin abi, bana el kol hareketleri ile bir şeyler anlatmaya çalışıyor. bir mana veremedim. biraz korktum ama daha çok da benimle neden iletişim kurmaya çalıştığını merak ettim. ben de ona el salladım ve dediklerini anlamaya çalıştım. "on dakika sonra, camiinin arkası,sessiz ol" anlayabildiklerim bunlardı. ne dediğini anladıktan sonra biraz korkmuştum çünkü cami mahallenin en ıssız yerindeydi. bir an için gitmemeyi düşündüm fakat eğer gitmezsem sonrasının daha kötü olabileceğinden korktum. onun babasını bıçakladığını kendi gözlerimle görmüştüm ve hala çocukluğumdan beridir dinlediğim o psikopat hikayelerinin etkisi altındayım. o an için bana değil de anneme, babama bir fenalık yapabileceği endişesi beni ele geçirdi ve hemen yerimden kalkıp camiye gitmek üzere evden çıktım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;camiinin arkasında kalbim yerimden çıkacakmış gibi atarken yerden boş pantolonumun ceplerine sığacak büyüklükte iki tane taş aldım. eğer kendimi korumam gerekirse taşların işe yarayabildiğini düşündüm. yere eğildiğim sırada "kerem?" diye bir kız sesi duydum. gelen özlem'di. zaten heyecanlı olduğum için onu görünce iyice kendimi kaybettim. korkudan ölmek üzereyken bu sefer özlem'in beni takip ettiğini anladığımda da sevinçten ölmek üzere hale gelmiştim. genç kalbim için dahi zor bir sınavdı bu ama hemen kendimi toplamalı, özlem'i kırmadan buradan uzaklaştırmanın bir yolunu bulmalıydım fakat ben bir şeyler düşünene kadar engin abi geldi ve "ne işi var onun burada" diye bağırdı. durumu iyileştirebilecek herhangi bir şey yapamıyordum ve tam bir iki kelime edecek oldum ki engin abi koşarak üzerime çullandı ve beni bir yumrukta yere devirip yerde tekmelemeye başladı. her şey çok hızlı olmuştu, bundan 5 dakika önce hayatımda ilk defa kafka okurken beş dakika sonra önce suç geçmişi olan bir psikopatla randevüleşmiş, sonra aşık olduğum kız tarafından takip edilmiş ve şimdi de sebebini bilmez şekilde dayak yiyordum. tek yapabildiğim kafamı iki kollarımın arasına almaya çalışmaktı ki bunu yaparken de aklımı değil kendimi savunma reflekslerimi kullanıyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;özlem'in araya girdiğini, engin abi'nin sinirinin tam yatışmasa da bana vurmayı bıraktığını, ikisinin kol kola girip caminin arkasındaki korunun karanlığına doğru gidip orada gözden kaybolduklarını hayal meyal hatırlıyorum. engin abi'nin az önce aslında benimle değil üst kattaki özlemle konuştuğunu, beni fark bile etmediğini, özlem'in de aslında beni takip etmediğini anlamam canımı dayaktan daha çok yakmıştı. çünkü dayak yerken dahi hala özlem'in benim peşimden geldiğini sanan saflığımı büyük mutluluğumu içimde tutuyordum. bu mutluluk herhangi bir tekmeyle bozulabilecek cinsten değildi. ama ne zamanki herşeyin büyük bir yanlış anlaşılmadan kaynaklandığını fark ettim, işte o zaman her yerim sızlamaya başladı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;özlem'in yollu, engin abi'nin psikopat olması... onlar mı dedikoduları yarattı yoksa dedikodular mı onları, bunu hiç bir zaman bilemedim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-8791158874979981635?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/8791158874979981635/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=8791158874979981635' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8791158874979981635'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8791158874979981635'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/10/mahalledeki-psikopat.html' title='Mahalledeki Psikopat'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-2140509213236136386</id><published>2011-10-03T00:08:00.000-07:00</published><updated>2011-10-03T00:13:46.719-07:00</updated><title type='text'>Denge ve saire</title><content type='html'>bir şeyi biraz ciddiye almam gerektiğinde çok aşırı ciddiye alıyorum. çok aşırı ciddiye alıca yine olmuyor, ciddiyet seviyesini düşürme yoluna gidiyorum ve bu sefer de aşırı ciddiyetsizleşiyorum. arada bir yerde doğru noktadan geçiyor olmalıyım ama o kadar hızlı geçiyorum ki orayı hiç göremiyorum bile. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;biraz sinirlenmem gereken yerlerde çok aşırı sinirleniyorum. o zaman çok yıkıcı olduğum için biraz sinirlendiğim bir çok durumda bunu çaktırmamaya çalışıyorum. dışarıdan bakan herkes beni çok sakin sanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;iki türlü beslenme düzenim var. ya kilo alıyorum ya da kilo veriyorum. kiloda sabit kalmak diye bir şey olmadı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yoğun stres altında performansım düşer. stressiz ortamda ise performansım yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ya çok severim ya da çok nefret ederim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-2140509213236136386?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/2140509213236136386/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=2140509213236136386' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2140509213236136386'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2140509213236136386'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/10/denge-ve-saire.html' title='Denge ve saire'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-3197289874750504878</id><published>2011-10-02T23:29:00.000-07:00</published><updated>2011-10-02T23:49:35.687-07:00</updated><title type='text'>Dengesiz</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-ouwwA-ioAF8/Tola980mYGI/AAAAAAAAATU/b9o8fpYpl8Q/s1600/denge.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 254px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-ouwwA-ioAF8/Tola980mYGI/AAAAAAAAATU/b9o8fpYpl8Q/s400/denge.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5659154427113005154" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sebebi nedir bilemiyorum fakat çocukluğumdan beri denge sporlarına karşı büyük ilgi duydum. Senede bir iki kere falan tv'de gördüğüm Beach Boys klibinde ya da işte herhangi bir Amerikan filminde aniden ortaya çıkan dalga sörfçülerini hayranlıkla izlerdim. Babama sordum durdum ama hayır, bizim memlekette o kadar büyük dalgalar yokmuş. Ben de gayri ihtiyarı olarak yine sörfçüler tarafından, dalgasız günlerde vakit geçirme eğlencesi olarak icat edilen kaykaya yöneldim. Sonuçta ruhum sörfçüydü. Fakat bu yönelim uzun sürmedi. Çünkü ikinci gün feci düştüğümde kutsal kasedeki ızdırap verici ağrılarımı saklamayı başardıysam da üçüncü günkü düşüşümde bileğimde ikinci bir eklem gibi sallanan kırığı kimseden saklayamadım. Kaykayımın tekerleklerinin babam tarafından sökülüp dekoratif maksatlarla kullanmam için bana verilmesinin acısı, kırığın acısından fazladır. “Aradaki fark hançer yarası ve dil yarası arasındaki farka eşittir,” diyeyim ben. “Kaykay bizim sokaklara uygun bir spor değildir,” demişti babam, kuşkusuz ki haklıydı da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kış sporları da ilginç olarak, ortada bazı maddi ve kültürel gerçeklikler sebebiyle olacak hiç bir zaman ilgimi çekmemişti. Ta ki evet, ta ki tek parça genişçe tahtayı iki ayağına takmış şekilde dağdan inen azgınları görene kadar. Neden bu kadar zaman hiç bir kayakçı ilgi çekici gelmemişti de bir snowboard’cu beni bu kadar etkilemişti, bilemiyorum. Ama gerçek olan bir şey varsa, bu sporda dalga sörfü ve kaykay gibi aynı gurubun bir parçasıydı ve evet, başka memleketlerde coğrafi koşulları uygun, maddi durumu sıkıntısız insanlar yazın sörf, kışın board yapıyorlardı. “Bu bizim dağlarda da yapılıyordur mutlaka, neden olmasın ki,” demişti babam, kuşkusuz haklıydı da. Sörfü kafadan pas geçmiş, kaykaya üç gün devam edebilmiş birisi olarak işte oradaydım, dağ eteğinde, ayağımda bir board ve ilk dersimi almak için hazır bekliyordum. Fakat fazla masraf olmasını istemediğimden uygun kıyafeti almamıştım ve üst tarafım kat kat giyinik, altımda bir kot pantolon, ellerimde yün eldivenler falan ile hayatımın en zor anlarını geçirmeye hazırdım ama bunu bilmiyordum. Akşam eve telefon ettim, sürekli kara oturmaktan popom çok feci üşümüş ve çok ağrıyordu. “Kar soğuğu eti çok kötü keser demişti,” babam, kuşkusuz haklıydı da. Diğerlerine göre bu sporda biraz daha yol almış ve denge sporunun ne olduğunu anlayabilmiştim belki ama asla istediğim ilerlemeyi kat edemedim. Tümseklerden zıplmasına zıplıyordum ama asla konamıyordum. “Esas mesele de bu,” demiştim. Uçmak değil, konmak. “Bir pilot olsan evet ama bu sporu yaparken uçman şart değil ya,” demişti babam. Yani bence haklıydı ama ben de heyecan arıyordum biraz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan bir kaç yıl geçti. Artık çalışmaya başlamıştım ve kısıtlı izin günlerimi kışı değil de yazın kullanmak istediğimden zaten senede iki hafta ancak yapabildiğim board'u bıraktım ve kendimi suya attım. Fakat rüzgar sörfü değil de uçurtma sörfü çekti tüm dikkatimi. Suyun üstünde kayarken aniden gök yüzünden uzanıp dev bir el uçurtmalarını yukarı çekmiş gibi bordları sudan kesilen ve bir süre havada rüzgarda uçan bir poşet gibi süzülüp sonra tekrar suya koyan insanlar sadece azgın değil aynı zamanda sanatçılardı da benim gözümde. İşte! Dedim, bu sefer tam olarak aradığım sporu buldum. Bu olabilecek olabilecek en zor denge sporuydu denizkızı görüp bunu saplantı haline getiren balıkçıdan pek farkım yoktu artık. Artan zamanımı, paramı, her şeyimi bu spora yatırırken buldum kendimi uzunca bir süre. Fakat büyük bir sorun vardı, bir türlü bu işi tam kıvıramıyordum. Millet uçup gidiyor, havada taklalar atıp suya konuyor, kıyıda kendilerini izleyen kızlara çığlıklar attırıyordu. Ben ise en basit bir çıkış ve hafif rüzgar üstü tırmanışlarını bile zar zor becerebiliyordum. Sağ tarafıma gidiyor, soluma dönemiyordum. Olabilecek her türlü rezilliği yaşadım. Sırt adelem yırtıldı, kalabalık bir gurubun önünde artistlik yapacağım derken kontrolünü kaybettiğim uçurtmam beni karaya doğru hızla çekti ve suda seken taş gibi -ama karada- beni yere vurdu kaldırdı ve birkaç kere ve en sonunda da uzaklardaki bir çalının içine doğru götürdü, bıraktı. Kendimi orada bir köpek pisliği gibi hissettim. Kimsenin yardıma gelmemesi bana o sahillerde istenmeyen bir tip olduğumu fark ettirdi. Yine de bu gerçeği görmezden gelip inat ettim. Bir keresinde başkasıyla çarpıştım, fiber bir tekneyle çarpıştım velhasıl ne kadar diyet ödediysem de bu sporu bir türlü istediğim gibi öğrenemedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Çünkü dengesizsin,” demişti babam bir keresinde.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şüphesiz haklıydı da...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-3197289874750504878?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/3197289874750504878/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=3197289874750504878' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/3197289874750504878'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/3197289874750504878'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/10/dengesiz.html' title='Dengesiz'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-ouwwA-ioAF8/Tola980mYGI/AAAAAAAAATU/b9o8fpYpl8Q/s72-c/denge.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-8276188699911986016</id><published>2011-09-30T00:41:00.000-07:00</published><updated>2011-09-30T01:35:13.774-07:00</updated><title type='text'>Maymun götü</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-b_cB5VmrsOg/ToV_M9VZssI/AAAAAAAAATM/j2Q0EAoa3uo/s1600/maymun%2Bg%25C3%25B6t%25C3%25BC.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 291px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-b_cB5VmrsOg/ToV_M9VZssI/AAAAAAAAATM/j2Q0EAoa3uo/s400/maymun%2Bg%25C3%25B6t%25C3%25BC.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5658068367460381378" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müsadenizle biraz "çok yönlü" insanlardan bahsetmek istiyorum. Bu insanlarda aslında bir işte çok iyi olamadıkları için sürekli olarak yeni bir yan iş yaratıp onda da biraz iyi efendim bir yan iş daha yaratıp onda da biraz iyi efendim aynı süreci tekrar tekrar yapıp sürekli olarak yeterince iyi olmadıkları onlarca fonksiyonla karşımıza gelirler. En basit örneği olarak Türkçe'yi (burada kesme işareti var mıydı lan?) doğru dürüst kullanamayıp ingilizce, ispanyolca, almanca falan derken her dilden 300-500 kelime öğrenip kendi konuştuğu dilde sıkıştıkça bir yan dile kaçan ve esas yaptığı iştederinleşemiyor olmasını kendine başka sığ alanlar açarak gidermeye çalışan kişiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün evde cem adrian'ın fazıl say ile yaptığı summertime yorumunu dinlerken geldi aklıma bu tip kişiler. adrian'ı hiç tanımıyorum, kusuruma bakmasın. sadece bu fikrin bende oluşmasını sağladı. tam bilemiyorum ama kendisi 6 oktav mıdır, 7 oktav mıdır ne sesi ile bu şarkıya pes tonlardan girip tizlere çıkıp efendime söyleyeyim, arada başka tonlarda da takılarak sesini nasıl kullanabildiğini gösteriyor bize. burada mesele şu, ben şarkı mı dinlemek istiyorum, yoksa gösteri mi izlemek istiyorum? şarkının söylenme maksadı onu iyi icra etmek mi yoksa şarkıyı kendi ses kabiliyetin için mi kullanıyorsun? burada bambaşka konulara geçer gibiyim ama tekrar esas konumuza hemen döneceğim. sen sanatını şarkıyı iyi icra etmek için kullanmalısın, sanatı sesini göstermek için değil. burada biraz kırıcı olduğumu farkındayım ama kimse kusuruma bakmasın (ulan!) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;adrian şarkıyı söylerken pes sesler doğru ve temiz ama güzel değil. çünkü gerçekten o tonlarda söyleyen iyi bir şarkıcının duygusundan, derinliğinden ve yorumundan hayli uzak. diğer tonlar için de aynısını söylememiz mümkün. her ses temiz çıkıyor ama hiç bir sesi dinlerken sesi güzel bir şarkıcıyı dinlediğim hissine kapılmıyorum. "çok ses çıkartabilen" bir şarkıcının "ilginç" performansını dinliyorum. ilginç bir şey görmek istesem sirke giderim. öyle değil mi efendim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;burada ben cem adrian'ın sesini kullanma şeklini ben isviçre çakısına benzettim. testere,makas,kürdan,bıçcak,törpü...bunun gibi onlarca ihtiyaca cevap verebilen bir ses fakat ne testeresi gerçek bir testere, ne de törpüsü tam manasıyla işe yarar bir törpü. buradan ilkokul öğretmenimin bedenine girip kendisine seslenmek istiyorum, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"oğlum cem, bir iş yap ama onu da çok iyi yap"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu arada sevgilimin benimkenden daha da güzel bir benzemtesi oldu aslında. sanki bütçe sıkıntısından ötürü 3 şarkıcı tutamamışlar da tüm sesleri tek bir şarkıcı yapıyormuş gibi" dedi. harikulade bir tespit. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şarkı bittikten sonra fazıl say "siz hiç böyle bir şey gördünüz mü" diye soruyor. tamam da yani ben hiç maymun götü de görmedim. onu çıkarsaydın yani yayına. benim hislerime değil de merak duyguma oynayan solist kullanmanın ne manası var ki?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-8276188699911986016?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/8276188699911986016/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=8276188699911986016' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8276188699911986016'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8276188699911986016'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/maymun-gotu.html' title='Maymun götü'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-b_cB5VmrsOg/ToV_M9VZssI/AAAAAAAAATM/j2Q0EAoa3uo/s72-c/maymun%2Bg%25C3%25B6t%25C3%25BC.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-3030210149397927203</id><published>2011-09-28T00:34:00.000-07:00</published><updated>2011-09-28T01:32:08.445-07:00</updated><title type='text'>gerizekalı</title><content type='html'>bundan bir kaç ay önce ailem ve arkadaşlarım bir araya gelerek bana yaptığım şakalardan nefret ettiklerini, bunlara bir tek benim güldüğümü ve artık bundan vazgeçmem gerektiğini söylediler. hep övündüğüm zekamın aslında hiç de parlak olmadığını da eklediler. hatta babam burada grubun ortak görüşünden ayrılarak benim vasat değil geri zekalı olduğumu haykırdı. o an gerçekten çok tedirgin oldum. çünkü annem babama dönüp öyle bir bakış attı ki hani anne bakışı diyeyim siz anlayın, hani sanki yıllardır sakladıkları aile sırrını babam ağzından kaçırmış da onu susturmak istercesine bir bakış...hemen diğer kişilere baktım ve hepsinin benden gözlerini kaçırdıklarını fark ettim. anladımki aslında herkes babamla aynı fikirdeydi. buna itiraz ederek ayağa kalktım ve "ben gerizekalı değilim" dedim, "bunu hepinize kanıtlayacağım" diyerek odayı terk ettim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;odadan çıktıktan sonra salacak'dan kadıköy'e oradan da fenerbahçe'ye kadar uzunca bir yürüyüşe çıktım ve gerizekalılıktan kurtulmanın yollarını düşünmeye başladım. zekamın herkesten farklı olduğunu, ortalamadan farklı yorumlar yaptığımı hep düşünürdüm ama bunu zekamın ileriliğine verirdim. eğer bir gerizekalı idiysem, zekamdaki farklılığı yanlış yöne doğru görmüş olmam da hayli muhtemeldi. ve yine eğer bir gerizekalı idiysem kendimi bu durumdan kurtarmak için bulduğum fikirler de bir işime yaramayacaktı. bunu kabul ederek yaşamam gerekecekti. durumum el verdiğince şakalar yapacak, el verdiğince toplum içinde konuşacak ve iş yerinde sorumluluk alacaktım. ama buna adapte olmam çok zordu çünkü kendimi çok zeki olduğuma inandırmıştım bir kere ve aslında zeki olmadığım bir hayatta ayakta kalmanın bir yolunu bulmam çok zordu. bir an için intiharı da bir seçenek olarak düşündüm fakat bu sefer geride kalanlar bana gerçeği söyledikleri için pişman olacak, başta babam ve kardeşim her ne kadar benim gidişim ile büyük bir dertten kurtulmuş olacak olsalar da onlar da nihayetinde annemin hışmına uğrayacaklardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;devam etmeye karar verdim. profesyonel  yardım alacaktım ve kendime en kısa zamanda bir terapist buldum ve olanlardan bahsettm. terapist bana bir kaç seans boyunca zekanını çok sorgulanır bir şey olduğundan, duygusal arızlarımız yüzünden zekamızın düşebildiğinden falan bahsettiyse de ben kendisinden ısrarla bana testler uygulamasını istedim. en sonunda ısrarlarıma dayanamayarak bana bazı IQ ve EQ testleri  uygulamayı kabul etti. testler sırasında hiç zorlanmamıştım fakat iki test sonucuna göre de vasat altı bir durumum söz konusuydu. "yani gerçekten de gerizekalı mıyım doktor, bilim ve babam aynı görüşte mi gerçekten?" dedim. doktorum yerinden kalkıp yattığım koltuğun yanına geldi ve saçlarımı okşamaya başladı. o sırada ben hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-3030210149397927203?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/3030210149397927203/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=3030210149397927203' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/3030210149397927203'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/3030210149397927203'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/gerizekal.html' title='gerizekalı'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-5383756186789907946</id><published>2011-09-28T00:03:00.000-07:00</published><updated>2011-09-28T00:23:53.078-07:00</updated><title type='text'>psikopatım</title><content type='html'>-berna'nın şirketten alacakları var. parasını vermiyor patron...&lt;br /&gt;-vay adi şerefsiz...&lt;br /&gt;-bir şeyler yapmam lazım abi.&lt;br /&gt;-dövelim lan!&lt;br /&gt;-ha?&lt;br /&gt;-dövelim oğlum herifi.&lt;br /&gt;-nasıl döveceğiz oğlum?&lt;br /&gt;-lan hiç mi filmz izlemedik lan? goodfellas, scarface, carlito...&lt;br /&gt;-old school!&lt;br /&gt;-hell yeah!&lt;br /&gt;-sen daha önce hiç adam dövdün mü?&lt;br /&gt;-ortabirdeyken eray diye bir arkadaşa yumruk atmıştım bir tane. burnu kırılmıştı.&lt;br /&gt;-bu yeterli referans mı emin değilim&lt;br /&gt;-düşün 13 yaşındayken bir yumrukta burnunu kırdıysam 33 yaşımda kafasını bile kopartabilirim lan!&lt;br /&gt;-finish him diyorsun, mortal combat stayla!&lt;br /&gt;-yes!&lt;br /&gt;-aytu'yu da alalım ama. &lt;br /&gt;-kaslı diye mi diyorsun? &lt;br /&gt;-evet&lt;br /&gt;-kavga edemez aytu ya, karşısındakine acır. kendisine olacağına ona olsun ister. psikopat bir şey. &lt;br /&gt;-oğlum adam atlet giyip gelsin, yanımızda dursun. görüntü yeter.&lt;br /&gt;-romeo'yu da mı alsak&lt;br /&gt;-alalım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-5383756186789907946?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/5383756186789907946/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=5383756186789907946' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/5383756186789907946'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/5383756186789907946'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/psikopatm.html' title='psikopatım'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-8913959948973967503</id><published>2011-09-27T23:00:00.000-07:00</published><updated>2011-09-27T23:12:50.700-07:00</updated><title type='text'>Twitter yassağ</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-ziVOC2bH924/ToK62o-amRI/AAAAAAAAATE/X6IXoQGZG2E/s1600/dead_blue_jay.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-ziVOC2bH924/ToK62o-amRI/AAAAAAAAATE/X6IXoQGZG2E/s400/dead_blue_jay.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5657289529805674770" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün yönetimden sosyal paylaşım sitelerine girmemiz için bir uyarı geldi. Parantez içinde de belirtmişler, facebook,twitter,msn diye. Arkadaşlarımın bilgisayarlarından takip ettiğim kadarıyla facebook, evet hayli popüler ama tek twitçi benim. Bu demek oluyor ki hangi siteye ne kadar girildiği gibi bir rapor çekmişler olmamılar ki twitter'ı da oraya yazmışlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence twitter, iş yerleri için değil yasak, desteklenmesi gereken bir şey olmalı. Gerçi bu hayatta uygulamayla ilgili bir çok kontra fikirlerim oldu ama tabi bunların hayata geçmesi pek imkansız. Twitter'ın neden desteklenmesi gerektiği konusundaki fikrime gelince, zaman kaybına yol açmıyor oluşunu söyleyebilirim. Saaat başı twitter'ı açtığımda son bir saatte biriken yazıları okumam bir dakikamı falan alıyor. Bu bir dakika da aslında iyi bir mola. Bazen yazarken vakit harcadığım oluyor fakat iş yerindeki saatler zaten çalışarak harcanmayacak kadar çok. Başka şeyler bulabilmeli insan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün son attığım twitlerden birisi de şuydu;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"iş yerinden sosyal paylaşım sitelerine girmememiz yönünde bir uyarı geldi. Keşke altına bu kadar vakti nasıl geçireceğimizi de söyleselerdi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi gidip de bu kadar gerçek bir şeyi kimsenin yüzüne haykıramıyor insan. İş yerinin belli başlı kuralları vardır, bunlardan en belirgini ve en değişmez olanı yapacak işin olmadığını gizlemektir. "Yapacak işim yok" diye ortaya çıkmak, "burasının çok yalan bir yer olduğunu fark ettim" demek anlamına geliyor aslında. O saatten sonra da burada işin yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptığın işin kalitesinden daha önemli şeyler var. Orasının kültürüne ne kadar ayak uydurduğun, ne kadar sorunsuz bir eleman olduğun, vs...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım bir kaç gün twitter'a girmem. Belki de bu beni bloga yönlendirir, bu bir anlamda iyi bir şey olur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-8913959948973967503?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/8913959948973967503/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=8913959948973967503' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8913959948973967503'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8913959948973967503'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/twitter-yassag.html' title='Twitter yassağ'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-ziVOC2bH924/ToK62o-amRI/AAAAAAAAATE/X6IXoQGZG2E/s72-c/dead_blue_jay.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-2498671913219830142</id><published>2011-09-27T07:47:00.000-07:00</published><updated>2011-09-27T08:00:37.529-07:00</updated><title type='text'>çok kötü lan</title><content type='html'>bir kaç sene önce açık radyo dinlerken ömer madra'nın şöyle bir yorum yaptığını işitmiştim; dünyanın 6 milyar insana verecek kadar ekmeği var ama dünyada 6 milyar kişiye verecek iş yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kapitalizmin de -bilmiyorum artık- iki milyar kişiyi iş sahibi yapabiliyor belki fakat bu kişilere gerçekten de uğraşacakları bir iş veremiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yaklaşık 8 senedir çalışıyorum, bu üçüncü iş yerim. bu dönemin hiç bir aşamasında kendimi çalıştığım yer için gerekli hissetmedim. gerçekten bir şeyleri kotarmam değil, sadece bir yerde düzenli olarak bulunmam gerekti. içinde bulunduğum kültür ile uyumlu olmak, temiz olmak, kimseyle dalaşmamak, çalışır görünmek, yeri geldiğinde işimi her şeyin üstünde tutabileceğime dair fedakarlık yapmaya hazır bir görüntü vermem gerekti. doğrusu bunlar gerçekten de çok onur kırıcı. gerçekten diyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;iş yerinde bu tahammül edilemez boşluğa dayanmak için bir kaç sene önce yazmaya başladım. yazdıklarım teknik olarak belli bir seviyeye geldi ama oradan pek ilerleyemiyorum. ilerleyebileceğimi de pek fazla sanmıyorum doğrusu. hayalim yazının beni bu cehennemden kurtarabileceği yönündeydi ama malesef mümkün gözükmüyor. yazmak benim için yemek yemek, çikolata yemek falan gibi, bana o an ofiste olduğumu unutturan bir alışkanlığa dönüştü. buna da şükür &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;daha bu konuda yazmak istediğim çok fazla şey var ama servislerin kalkma vakti geldi. keşke daha önce başlasaydım yazmaya.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-2498671913219830142?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/2498671913219830142/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=2498671913219830142' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2498671913219830142'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2498671913219830142'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/cok-kotu-lan.html' title='çok kötü lan'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-672013492565779887</id><published>2011-09-27T04:01:00.000-07:00</published><updated>2011-09-27T04:14:30.439-07:00</updated><title type='text'>Why am I Mr. Pink?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-HPIq0hZA-PY/ToGwA2-l3FI/AAAAAAAAAS8/Db853fuTXdE/s1600/pink.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 360px; height: 293px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-HPIq0hZA-PY/ToGwA2-l3FI/AAAAAAAAAS8/Db853fuTXdE/s400/pink.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5656996135758584914" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;rezervuar köpeklerinin en sevdiğim sahnesi, buscemi'nin kendisine verilen takma isme itiraz ettiği andır. detaylara gireyemeyeceğim ama işte pis bir iş için toplanmış ve birbirlerini tanımayan bir ganster grubuna sadece o proje için takma isimlerin dağıtıldığı bir an vardır. düşünün yani, diğerleri mr.black, mr.red,mr blue gibi güzel isimler alırken bu safıma da düşe düşe mr. pink düşmüşür. tabii haklı olarak itiraz eder; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"why am I mr pink?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ağzının payını da alır tabi. yine de ne zaman yapmak istemediğim bir işin/görevin bana kilitlendiği bir durum olsa içimden her zaman "why am I mr pink?" diye itiraz edesim gelir. elbetteki gerçek hayatta bu repliği tam anlamıyla kullanabilme fırsatım hiç olmadı. ta ki geçen hafta arkadaşımda çay içtiğimiz güne kadar. ikinci çay servisinde bardaklarımız karışmasın diye hepimizin çay bardağına değişik renkteki mandallardan taktı arkadaşım. ahmet sen siyaah, ışık sen kırmızı diye renkleri dağıtırken içimden çılgınlar gibi bağırıyordum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"allahım işşallah pembeyi bana verir" diye. ve allah dualarımı duymuş olacak ki sedef bana pembe mandalı verip "kerem sen de pembesin" dedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hemen itiraz ettim;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"why am I mr. Pink" diye. gerçekten de bu repliği gerçek hayatta tam yerinde kullanabildiğim için çok mutlu olmuştum. ortamdaki insanlar türk değil yabancı olsa daha da komik olabilirdi ama böyle de oldu bence. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu arada aynı filmde "I don't tip, I don't believe in it" repliği de ayrı bir harikadır. (onu defalarca kullandım hem de ingilizce konuşulan ortamlarda bile)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-672013492565779887?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/672013492565779887/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=672013492565779887' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/672013492565779887'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/672013492565779887'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/why-am-i-mr-pink.html' title='Why am I Mr. Pink?'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-HPIq0hZA-PY/ToGwA2-l3FI/AAAAAAAAAS8/Db853fuTXdE/s72-c/pink.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-2994412193287056131</id><published>2011-09-22T22:56:00.000-07:00</published><updated>2011-09-22T23:00:41.792-07:00</updated><title type='text'>o kızın bacakları...(hangi kızın?)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-fd0YeDI7s8Q/TnwgHrHM0UI/AAAAAAAAASs/PC51dkiRJ5s/s1600/legs.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 295px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-fd0YeDI7s8Q/TnwgHrHM0UI/AAAAAAAAASs/PC51dkiRJ5s/s400/legs.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5655430548274598210" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;inkar, leoparın kuyruğunu tutmaya benzer. eğer bu yolu seçtiysen, bu yolda ölmelisin (arzu çevikalper)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;+ o kızın bacaklarına neden baktın?&lt;br /&gt;- (...) &lt;br /&gt;+sana diyorum!&lt;br /&gt;- bana mı? &lt;br /&gt;+evet...&lt;br /&gt;-ne diyorsun?&lt;br /&gt;+neden baktın o kızın bacaklarına?&lt;br /&gt;-deli misin canım, sana bakıyorum ya ben...&lt;br /&gt;+demin diyorum demin, biraz önce!&lt;br /&gt;-eeee?&lt;br /&gt;+biraz önce geçen kızın bacaklarına baktın....&lt;br /&gt;-ya ben dün ne yediğimi unuttum senin dediğin şeye bak ya. kız geçmiş. hayret bir şey.&lt;br /&gt;+bakmadın mı?&lt;br /&gt;-valla baktıysam da hatırlamıyorum. demek ne kadar önemsiz bir şeymiş. &lt;br /&gt;+pes!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-2994412193287056131?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/2994412193287056131/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=2994412193287056131' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2994412193287056131'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2994412193287056131'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/o-kzn-bacaklarhangi-kzn.html' title='o kızın bacakları...(hangi kızın?)'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-fd0YeDI7s8Q/TnwgHrHM0UI/AAAAAAAAASs/PC51dkiRJ5s/s72-c/legs.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-8689071025348098690</id><published>2011-09-22T04:38:00.000-07:00</published><updated>2011-09-26T07:26:02.154-07:00</updated><title type='text'>Olağan bir salacak akşamı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-GjBmATCC8tI/ToCLZ19AsEI/AAAAAAAAAS0/DmbSK2D1MRI/s1600/Salacak9.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 266px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-GjBmATCC8tI/ToCLZ19AsEI/AAAAAAAAAS0/DmbSK2D1MRI/s400/Salacak9.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5656674408073310274" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Olağan bir Salacak akşamı diye lafa başlayacaktım ama bu akşamı tasvir etmek istediğimde aslında tek bir olağan Salacak akşamı olmadığını, bu akşamın mevsime göre değişiklik gösterdiğini fark ettim. Salacak'da mevsime göre değişen iki tane "Salacak akşamı" vardır. ikisi de dönem itibarıyla "olağan" olan bu akşamlardan "yaz akşamı", atılmış çekirdek kabukları yüzünden kaldırımların kirli beton renginin görünmez olduğu, mart mahsülü yavru kedilerin ele avuca gelir kıvama ulaşıp sahildeki kaya oyuklarının arasında bir görünüp bir kaybolduğu, fotoğraf heveslilerinin kız kulesini görüntülemek için yarıştığı, yüzlerce fincan, bardak çaya sayısız küp şekerin atıldığı, poyrazın yaz neminden bunalanlara bir aman verdirdiği tipik bir akşamdır. Olağan yaz Salacak akşamının hafta içi veya hafta sonu farkı yoktur. Salacak, hemen her gün sahil yolunun park halindeki arabaların istilasında olduğu, bazı arabaların açık bırakılmış pencerelerinden,kapılarından dışarı sızan müziklerin birbirine karıştığı, geriye kalan iki avuç toprak parçasına çingenelerin ailece ortutup hiç bitmek bilmeyen tartışmalarına devam ettikleri büyük bir film setini andırır. Türklerden de bir Kustarica gelsin de bu cümbüşü çeksin diye hazırlanmış bir set gibidir Salacak. Çay bahçesinde oturan vazife  başında da çaktırmıyor mu yoksa vazifeyi mi kırdığı anlaşılmayan polisleri de unutmamak, onlara da kendi mevsimlerinin gelmesini bekleyen ve bu cümbüşde kaybolmuş gibi gözüken balıkçılar ile birlikte bir rol vermek gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kışları ise nispeten iyi havalarda sakinlerinin çay bahçelerinde telaşsız bir kalabalık oluşturduğu Salacak, okullar açıldıktan sonra terk edilmiş ve aslına dönmüş bir Ege sahili kasabısını andırır. Bu dönemlerde sahilde yürürken mümkün mertebe sokak ışıklarına denk gelmeyecek şekilde park edilmiş arabaların içinde sevişecek daha müsait bir ortam bulamayan çiftler olur. Öpüşürler. Bazen şöför koltuğundaki erkeğin yan tarafta oturan sevgilisinin üstüne çullanmaya çalıştığı bazen ise tam tersi görülür. Dışarıda başka bir hayat, sokaktan geçen insanlar, yoldan geçen arabalar olduğunu unutan aşıklara kimse dokunmaz. Çoğunluğu genç olan bu aşıklarda bu sebepten ötürü Salacak'a gelmeyi pek severler. Zaman zaman bu genç aşıkların arasında katılmış kart zamparalar ve bunlardan medet uman bir yerlerde boyunca çocukları olması muhtemel kahırlı kadınlar da vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim ise sizlere anlatacağım hikaye olağan yaz akşamından olağan kış akşamına geçildiği günlerden birisinde yaşanıyor. Yani bahsettiğim her şeyden biraz olduğu ama hiç birisinin bizzat kendi dönemindeki kadar yoğun olmadığı bir akşam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her akşam olduğu gibi köpeğim Romeo ile sahilde yürüşe çıkmıştık. Herbirisinde bir çiftin hoşça vakit geçirdiği ve mevsim kışa gittikçe camlarındaki buhunun daha belirgin olduğu arabaların yanından geçmiş, Harem Otogarı'na doğru yürüyorduk. Otogara gelmeden önce yolun sol tarafındaki bakımsız parkın yanında duran bazı arabaların içinde ya bir sevgili bulamamış ya da elindekini tutamamış dertli, içkili erkeklerin doluştuğu 2-3 araba olurdu ve o akşam da istisna değildi. Genellikle bira nadiren litrelik meyve suyuna kattıkları votkayı içen bu adamlar ihtiyaçları geldiğinde arabadan çıkıp bakımsız parkın içine girip kenardaki duvarın önüne işerler. Parkın yanından geçerken keskin kokuların kaynağını merak eden ve bölgeye kendi çişini bırakmakta ısrar eden Romeo beni hep o yana çeker, ben ise oradan yolun karşısına geçip deniz kenarından yürürüm. Fakat deniz kenarındaki kayıkhanedeki iki kurt bozması genç ve kuvvetli köpek o bölgeyi yabancı köpeklere kapattığından beridir, ister istemez parkın kenarından geçmek zorunda kalıyordum. Bu durumda hem taze ve keskin sidik kokusunu mümkün olduğunda az duymaya çalışır hem de kendisi de kayıkçılarınkinden aşağı azgın olmayan köpeğimi zapt ederdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan bir kaç gün önce, yine bu akşamlardan birisinde parkın iyice karanlık  köşesinde bir bankta oturan bir adamı fark etmiş, o pis parkın içinde oturabiliyor olmasına hayli şaşırmıştım. Bir elinde bira şişesi ve diğer elinde telefon olan bu adam sürekli telefonda konuşuyor ve lafına sadece birasından yudum almak için ara veriyodu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sabri ne dedi peki?"&lt;br /&gt;"Beni iyi dinle"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra onu ertesi gün de orada gördüm ve bir sonraki gün de. Artık diğer günler yürüyüşe çıktığımda adamı orada görüp görmeyeceğimi merak etmeye başlamış, saat kaçta parka geldiğini bilmediğim ve sürekli olarak telefonda konuşan bu adamı elimde olmadan takip etmeye başlamıştım. Acaba bu akşam da orada olacak mıydı? Yine sarhoş şekilde telefonda konuşacak ve karşısındakine hiç bir şekilde konuşma fırsatı vermeyecek miydi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ben ona demiştim, o karıya güven olmaz, orospudur o demiştim"&lt;br /&gt;"Sabri ne dedi peki?"&lt;br /&gt;"Sabri gavatın teki"&lt;br /&gt;"Beni iyi dinle"&lt;br /&gt;"Ya kadının üvey kocasından kalmış bir ev allah aşkına, beni haste ettiniz lan, hepiniz beni hasta ettiniz köpekler"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurduğu hiç bir cümle bir öncekine tam bağlanmıyor, sorduğu sorulara karşı taraf cevap vermeden kendisi cevaplar veriyor ve bir takım yorumlar yapıyordu. Sürekli olarak bir şeyin hesabını soruyordu. Bazen Kızkulesi'nin önünden Harem'e doğru üç-dört kere gider gelir, bu uzun yürüyüşlerin her birisinde bu suretini tam göremediğim, elli yaşın üstünde olduğunu tahmin ettiğim adamı dinlerdim. Konuşması bitmek bilmezdi. zamanla en çok da bu adamın kiminle konuştuğunu merak etmeye başlamıştım. Bu kadar sabırlı kim vardı karşısında, kim onu ciddiye alırdı? sarhoş kafayla aralıksız bir saat boyunca nutuk çeken birisine katlanmak mümkün müydü? belki birden fazla kişiyi arıyor diye düşünürdüm ama konuşması sanki karşısında hep aynı kişi varmış gibiydi. "ben ona demiştim" lafını mutlaka duyuyor, bu adamın geriye dönüşü olmayan bir işin hüznünden sıyrılamadığını anlıyordum. Sonunda bir akşam bu duruma müdahele etmeye karar verdim. Durum benim müdahele etmemi gerektiriyor muydu bilmiyordum. Aslına hiç karışmamam gereken durumlara burnumu sokup pişman olduğum olmuştu. Böyle durumlarda müdahele ettiğim kişiye ne faydam ne de zararım dokunurdu ama ben mutlaka bizzat benim pişman olmamı gerektiren bir şey olurdu. Bu durumda ben bu pişmanlığı göze alıp bir kere daha burnumu sokmaya karar verdim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Romeo'yu eve bıraktıktan sonra ben de bir siyah poşeti bira ile doldurup tekrar sahile inip parkın karşısında, deniz kenarındaki bir banka oturup adamı bir dedektif gibi izlemeye aldım. Durumda bir değişiklik yoktu. Sesini yükselttiği zaman onu duyabiliyor, biraz da her akşam tekrar ettiği lafların aynı olmasından ötürü ezberlemeye başladığım konuşmasını aşağı yukarı takip edebiliyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sabri!"&lt;br /&gt;"Beni iyi dinle"&lt;br /&gt;"Ben ona deniştim"&lt;br /&gt;"Hepsi o Sabri itinin başının altından çıktı"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki çok dönen cümleye ilave olarak "orospu" diye bağırdığındaki son "pu" hecesi ve yine "puşt" diye bağırdığında sessizleşen "t" ve "ş" harflerini önündeki "p" ve "u" harfleri hayli belirgindi. bu adama bir takma isim vermem gerekseydi, ona "pu adam" derdim. O an ise ona isim vermekten daha önemli işlerim vardı. Ben de yavaş yavaş sarhoş oluyor ve bu işe burnumu nasıl sokacağımı düşünüyordum. Doğrudan yanına mı gitmeliydim yoksa parkı terk etmesini beklemeliydim? Hem ne diyecektim ki allah aşkına, "abi boşver o orospuyu" mu diyecektim? Bunu ona birileri defalarca kere söylemiş olmalı, onun da bu uyarıları dikkate almadığı ortadaydı. "belki de biraz risk almalıyım" diye düşündüm sonra. Parktan çıkmasını bekleyip yola, aydınlık bir yere çıktığında adamın yanına gidip "abi ben sabri, beni mi görmek istedin" desem nasıl olurdu? O hali ile benim Sabri olmadığımı ayırt edemez ve belki o an Sabri'yi nihayet karşısında bulduğu için sevinir, ne diyecektiyse yüzüme der, hızını alamayıp pek de sert olacağını sanmayacağım yumruklarıyla bana bir kaç tane patlatırdı. Sonunda öfkesini aldığı için tatmin olur muydu? Ertesi gün bu öfkeden biraz olsun arınmış şekilde uyanır mıydı? Bir yerde Sabri'ye rastlamış ve onu patakladığını hayal meyal olsun hatırlayabilir ve biraz olsun keyiflenir miydi? Doğrusu bu soruların hiç birisine aklı başında cevaplar verilemezdi. Yaptığım işin hiç bir aklı başında tarafı da yoktu zati ki benim de içmeye başlamamın sebebi buydu. Aklını tümüyle yitirmiş gözüken birisiyle iletişim kurmak için benim de aklımı biraz olsun geride bırakmam gerektiğini farkındaydım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan uzun bir zaman geçmiş ve elimdeki biraları bitirmiştim. Sarhoş olmama rağmen havanın soğumakta olduğunu hissedebiliyordum. Artık tuvalete de gitmem gerekiyordu. Daha fazla beklememe gerek kalmamıştı, artık o parka mutlaka gitmek zorundaydım. Yavaşça banktan kalktım. Dengem iyi değildi ama hala karşıdan karşıya geçmeden önce sağımı solumu kontrol edebilecek durumdaydım. Parka girdim ve adamın biraz uzağından geçip duvara işedim. Artık duruma müdahele edebilecek hale gelmiştim. Adam ise hala telefonda konuşuyordu. Ona arkasından yaklaştım ve bir kaç adım kala, "abi ben Sabri, beni mi görmek istedin?" dedim. Adam telefonda konuşmayı kesti ama bana dönmedi. "hepsi o orospunun yüzünden abi" dedim. Beni duyduğu çok belliydi ama telefonda konuşmayı kesmekten başka bir şey yapmamıştı. Sonra yavaşça kendi etrafında döndü ve boştaki elini cebinden çıkarıp bana bir silah doğrulttu. Ani bir dönüşle kafamı iki elimin arasında saklayıp iki büklüm şekilde panik içinde koşmaya başladım. Silah bir kere patladı. Kurşun bana isabet etmemişti ama hem sarhoş olduğumdan hem de patlayan sesden korktuğumdan ötürü yere düştüm ama hemen kalkıp yola doğru koştum. Sol taraftan bir otobüs geliyordu, otobüsün adam ile aramda bir duvar etkisi yaratabilmesi için yola atlayıp diğer tarafa geçtim ve otobüsü sağıma alarak onun gittiği yöne doğru koşmaya başladım. Bu şekilde kurtulacağım belliydi, "beni takip edecek kadar güvü yok" diye düşünürken bir fren sesi duydum ve koşmayı bıraktım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam da arkamdan yola atlamış fakat otobüsün arkasından gelen araba kendisine çarpmıştı. Geri döndüm. Yerde yatıyordu. Silahı, telefonu ve elinden fırlamış ve ondan bir kaç metre öteye serpilmişlerdi. Pişmanlık içinde yerdeki oyuncak, plastik cep telefonunu yerden aldım...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-8689071025348098690?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/8689071025348098690/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=8689071025348098690' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8689071025348098690'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8689071025348098690'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/olagan-bir-salacak-aksam.html' title='Olağan bir salacak akşamı'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-GjBmATCC8tI/ToCLZ19AsEI/AAAAAAAAAS0/DmbSK2D1MRI/s72-c/Salacak9.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-487549058304538753</id><published>2011-09-21T07:25:00.000-07:00</published><updated>2011-09-21T07:41:41.048-07:00</updated><title type='text'>Notos Öykü, eylül...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-M5UF09M0QYw/Tnn3nkSSMdI/AAAAAAAAASk/Gjbi8R-OxOs/s1600/notos.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 270px; height: 375px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-M5UF09M0QYw/Tnn3nkSSMdI/AAAAAAAAASk/Gjbi8R-OxOs/s400/notos.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5654823066267693522" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun zamandır notos almak istiyor ama sürekli olarak dergiyi kaçırıyordum. Nihayet eylül sayısını alabildim. derginin içinde amatör öykücüler için küçük bir yarışma görmüş olmak beni hem sevindirdi hem de doğru dürüst bir şeyler başarma arzumu kamçıladı. heleki ağustos sayısında verilen konu için seçilen öyküyü gördükten sonra. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YAAAARRRRAAAAKKSSSS gibi olmuştu öykü. kendimi okumayı bırakmamak için çok zorladım ama daha 6. pararafa geldiğimde artık dayanamayacak bir noktaya gelmiştim. yaratıcılıktan uzak, bayat tasvirler, bir sonraki paragraf için ne geleceğini hiç ama hiç merak ettirmeyen bir olay örgüsü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;notos, her yerni sayısında bir fotoğraf yayımlayıp bu fotoğraf ile ilgili bir öykü yazılması çağrısını yapıyor. yarışma bundan ibaret. ödül ise elbetteki böyle prestijli bir dergiye çıkabilmek. eylül sayısında yayımlanan fotoğrafı biraz tarif etmek istiyorum. evin içindeki bir odadaki bir kapının ahşap çerçevesine asılmış bir kadın düşün. barfiks çeker bir pozisyonda. kolları olabildiğince gergin, vücudu yer çekimine karşı havada tutmaya çalışıyor. kollarının aardında kalan yüz ifadesini tam göremesek de, parmaklarına binen yükten ötürü oldukça rahatsız olduğunu tahmin etmemiz zor değil. fotoğrafçı bu kareyi çekerke modeli yormadan, işini ustaca ve hızlılıkla halletmiş olmalı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işte böyle bir fotoğrafın altına bir hikaye yazılması istenmişti ama ben malesef katılmakta geç kaldım. eğer ben yazacak olsaydım, adada önce şu geçirdiğim günü yazacaktım http://dilencivapuru.blogspot.com/2010/08/buyukada-notlar-iii.html hikayenin sonunda ise gelmeyen kargalardan dert yanıp evin içinde sıklımamı, yerde yuvarlanmamı, güpe gündüz alkol almamı, anti depresanlarımı mahsustan fazla aldığımı falan anlatıp en sonunda ne yapacağını bilemez şekilde çerçeveye asılıp sallandığımdan bahsedecektim ve sanki benim kendisinin fotoğrafını çekemediğim karganın gelip de benim fotoğrafımı çektiği ile bağlayacaktım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;okununca anlaşıldı mı bilmiyorum ama ben kafamda toparladığımda yaratıcılık dozu hayli yüksek, eşsiz bir finali olan bir öykü tasarladığımı düşünüyorum. tabi bunu yazabilir miydim bilmiyorum. kurguda var gibiyim, dilde ise yok gibiyim. nadiren dilde de bir ritim tutturabildiğim olmuyor değil fakat bunun için biraz daha yerel yazarları okumaya ağırlık vermeliyim diye düşünüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;son olarak, ekim ayının ilk günü bu dergiyi alıp hızlıca yarışmaya katılacağım öyküyü yazmayı düşünüyorum. yani, kasım sayısında notos'da olabilirim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yalnız açık konuşayım, kasım ayında notos'da olursam aralık ayında da yky'nin kitaplığında olurum! ona göre...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ha bir de şunu unuttum, canım ciğerim kargamecmuada yazmaya devam ediyorum ama oraya artık bu bloga yazar gibi çalakalem yazmayı düşünmüyorum. orası içinde konuyu bir hafta düşünüp ondan sonracıma yazacağım öykünün dili için ayrı bir hafta çalışma planındayım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;doğru yoldayım giib geliyor bana, hiç bir yere varamayacak olsam da...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-487549058304538753?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/487549058304538753/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=487549058304538753' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/487549058304538753'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/487549058304538753'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/notos-oyku-eylul.html' title='Notos Öykü, eylül...'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-M5UF09M0QYw/Tnn3nkSSMdI/AAAAAAAAASk/Gjbi8R-OxOs/s72-c/notos.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-4237458101734807192</id><published>2011-09-21T07:09:00.000-07:00</published><updated>2011-09-21T07:12:16.892-07:00</updated><title type='text'>erkekler ne ister...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-D1TQ-uwqgkY/TnnwtkXNzgI/AAAAAAAAASc/KccCuGYlmsk/s1600/pittt.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 398px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-D1TQ-uwqgkY/TnnwtkXNzgI/AAAAAAAAASc/KccCuGYlmsk/s400/pittt.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5654815472786198018" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ofiste 25 denek ile yaptığımız istişare sonucunda vardığımız mutabakata göre;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;her gün en az bir kere futbol oynamak ve bir kere de izlemek,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;üç kere sevişmek (mümkünse 3 ayrı kadınla)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;annelerinin yerleştirdiği suçluluk duygusundan arınmak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4 ana öğün, 3 ara öğün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çok sıcaklarda özgürce etek de giyebilmek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;akdeniz akşamlarının ötesinde gitar vb enstruman çalabilmek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uyumak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sevişmek istemediği günlerde erkek arkadaşları ile bir araya gelip seksten bahsetmek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkoldeki verginin kaldırılması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hayatındaki bütün kadınların (anne,eş1,eş2,eşx,kız kardeş,liseden kalan yarısı solmuş kız arkadaş) aynı evde (yalıda yaşaması ve o eve canı isteyince (acıkınca falan) gitmek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;backham ve brad pitt arasında fiziksel zirvelere sahip olmak, olmasa da herkesin kendisini bu gözle görüp değerlendirmesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;babaların ölü olmadığı fakat bir yerlerde kendilerini unutturduğu bir yaşam.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-4237458101734807192?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/4237458101734807192/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=4237458101734807192' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4237458101734807192'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4237458101734807192'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/erkekler-ne-ister.html' title='erkekler ne ister...'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-D1TQ-uwqgkY/TnnwtkXNzgI/AAAAAAAAASc/KccCuGYlmsk/s72-c/pittt.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-5221818819334841011</id><published>2011-09-20T23:56:00.000-07:00</published><updated>2011-09-21T00:45:22.390-07:00</updated><title type='text'>radyo</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-tQslpk7JUXo/TnmWAKzVeBI/AAAAAAAAASU/Rop_Wy_3xN8/s1600/kayahan.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 390px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-tQslpk7JUXo/TnmWAKzVeBI/AAAAAAAAASU/Rop_Wy_3xN8/s400/kayahan.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5654715736784205842" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;daha önce burada bahsettim mi emin değilim ama bazen gerçekten de bir radyo programı yapmayı çok istiyorum. gün boyu twitter da ürettiğim espirileri biraz genişlettiğimde ve bir de program partneri bulduğumda (aslında böyle biri var ama vaktimiz yok) eğlenceli bir program yapabileceğimizi düşünüyorum. eğer bu programı bu sabah yapacak olsaydık şu espirileri kullanmak isterdim ;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;+ film çalışmaları nasıl gidiyor sayın kırmızıgül?&lt;br /&gt;- harika! "gitarist" diye bir film yazıyorum. bu filmde kayahan bir nazi subayını oynayacak.&lt;br /&gt;+oldukça ilginç. pekiyi filmde neler olacak? &lt;br /&gt;-kayahan ausschwitz'de görevli. esirlere akşamları gitar çalıp şarkı söylüyor. &lt;br /&gt;+kayahan şarkı söyleyebiliyor mu? bu gerçekten de çok komik dostum...&lt;br /&gt;-sanki gitar çalabiliyor! ilahi sen. baştan aşağı fantastik öğeler içerin bir film işte...&lt;br /&gt;+sonunda ne oluyor peki?&lt;br /&gt;-fakat sonunu söylersem kimse filme gitmezki..&lt;br /&gt;+gayet rahat olabilirsin. reytingimiz şu anda 2...&lt;br /&gt;-onlar da eşlerimiz galiba...&lt;br /&gt;+umarım...&lt;br /&gt;-o zaman filmin sonunu söylüyorum : yahudi esirler isyan edip akşamları kayahan dinlemektense gaz odasına gitmek istiyorlar...&lt;br /&gt;+ahahahahh! ben buna gülerim dostum!&lt;br /&gt;-evet. oldukça duyarlı ve sosyal yönü güçlü bir yapım olacak. siyasi hiciv, kara mizah... ne ararsan var...sadece kayahan'ın senaryoda bazı değişiklik talepleri oldu...&lt;br /&gt;+ne gibi?&lt;br /&gt;-esirlerin kendisine "götü büyük usta kayahan" diye hitap etmesini istemiyor..&lt;br /&gt;+haksız da sayılmaz... &lt;br /&gt;-ama senaryoyu okuyup kontratı imzaladıktan sonra bu aşamaya geldi. artık değiştirmeme şansımız yok çünkü tüm film kayahan'a göre yazıldı ve henüz çekime başlamadan dünya kadar masraf yaptık. o lafı değiştirmek zorundayım. &lt;br /&gt;+ne yazacaksınız peki&lt;br /&gt;-"burnu büyük usta kayahan..."&lt;br /&gt;+"götü büyük usta kayahan" kadar komik değilse de manası aynı hiç değilse..&lt;br /&gt;-kalemimin gücü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;+şu anda bizle paylaşmadığın bir büyük sürprizin daha olduğunu biliyorum fakat!&lt;br /&gt;-evet ama her şeyi burada söylemesek?&lt;br /&gt;+hadi ya lütfen lütfen şu erol evgin mevzusunu da söyle..&lt;br /&gt;-lütfen ama... mikrofon kapalıyken konuştuğumuz bazı şeylerin mahremiyeti olmalı. medya etiği, lütfen...&lt;br /&gt;+ama dayanamıyorum...çok komik bir fikir yani erol evgin'in filmde kel olarak rol alması...&lt;br /&gt;- ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(burada bir tartışma gürültüsü olur ve program sponsorumuz kılıçdaroğlu peynirciliğin cingılını duyarız)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kılıçdaroğlu benim peynirim,&lt;br /&gt;kılışdaroğlu lezzetli seçim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işte bu tarz şeyler düşünüyorum. mesela arkadaşım bana sayın kırmızıgül diye hitap edecek ve ben de gayet kendi sesimle konuşacağım. sonra yayına kayahan bağlanacak ve ben yine gayet kendi sesimle kayahan'ı seslendireceğim falan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;doğrusu ben bunu yapmayı çok istiyorum...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-5221818819334841011?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/5221818819334841011/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=5221818819334841011' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/5221818819334841011'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/5221818819334841011'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/radyo.html' title='radyo'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-tQslpk7JUXo/TnmWAKzVeBI/AAAAAAAAASU/Rop_Wy_3xN8/s72-c/kayahan.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-4514438618508798983</id><published>2011-09-15T22:58:00.000-07:00</published><updated>2011-09-15T23:43:19.124-07:00</updated><title type='text'>Kahrolsun Erol Taş</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-epVQS2TqSfg/TnLv_r0korI/AAAAAAAAASM/zqenT5LhXEo/s1600/erol%2Bta%25C5%259F.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-epVQS2TqSfg/TnLv_r0korI/AAAAAAAAASM/zqenT5LhXEo/s400/erol%2Bta%25C5%259F.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5652844359677420210" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Erol Taş'ın Türkiye'nin tartışmasız en kötü kişisi olarak kabul edildiği yıllarda zaman zaman sokakta taciz edildiği hep anlatılır. İnsanlar Taş'ın filmlerde çizdiği kötü karakterleri çok inandırıcı bulur ve bu karakterlerdeki başarılar sebebiyle bizzat Erol Taş'ın kendisinden nefret ederlermiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine seksenlerde çıkmış mizah dergisi arşivlerinden anladığım kadarıyla JR( ceyar)Dallas popüler olduğu yıllarda Türkiye'ye gekecek olsaydı kendisini Kapalı Çarşı'da linç edecek çok meczup vardı. Meczup derken anneannem gibi ortalama sevgi insanlarından bahsediyorum. Eli kanlı katillerden değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünlerde de misal Ali Kaptan sokağa çıktığında kendisine pis bakışlar atacak insan sayısının hiç az olduğunu düşünmüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öfkeli, tepkili kişiler bana hep karikatürize karakterler gibi gelirlerdi. Ama popüleritesi Erol Taş,JR ya da Eli Kaptan ile kıyaslanması olanaksız, gerçek anlamda kıçı kırık bir blogun hazırlayıcısı olarak, ofis buhranından kurtulmak için yazdığım hikayelerden birisinde anlattığım aşağılık bir karakter vasatısayla bizzat benim kişiliğime de saldırıda bulundu bir blogger ;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Yalnızca bir hikaye de olsa ölümün bu şekilde adice olduğu, üstüne çok büyük işler başarmışcasına anlatılışı... Siz bunu kendinize yakıştırıp yazıyorsanız, şaka olsun diye arkadaşının kafasına silah dayayıp fotoğraf çektiren çocuktan pek bir farkınız yok demektir. Ölümü bu kadar basitleştiren insanın kendi varlığından bile haberi yok demektir. Akıl fikir...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yazdığım hikaye delirmiş zengin bir kadınla evli çıkarcı, aşağılık bir adamın bir deli ile yaşarken çektikleri ve kendi refahı için pragmatizmi ne kadar aşağılık şekilde uygulayabileceğini anlatan bir kara mizah örneğiydi. &lt;a href="http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/kedi.html"&gt;kedi&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;burada ürettiğim şeyin edebi değerini, ne kadar iyi anlatıldığını falan sorgulamak maksadı ile yazmıyorum. bence iyi bir öykü değildi. hiçbir öyküm istediğim seviyede olmuyor ve sanırım ki olmayacak. bu ayrı bir konu. ama pratikte yaptığım şey kötü bir karatkeri birinci tekilden konuşturmaktan ibaretti. bu karakterin sevilmemesi esasında bir nebze başarılı olduğum anlamına geliyor. Erol Taş, JR ve Ali Kaptan da kendi kişiliklerinden nefret edilmesini oyunculuklarındaki inandırıcılığa bağlamışlardır muhakkak. ama karakteri yazan kişi olarak, bizzat benim kişiliğimin o karakterin zaafı yüzünden eleştirilmesi oldukça aptalca bir hareket. hatta tüm zamanların en büyük aptallıklarından birisi. fight club'ı izledikten sonra brad pitt'e gidip neden yıktın o binaları, "servet düşmanı orospu çocuğu" diyen bir insan düşünün. bu insan çok ciddi. bu durumda bu öfkeyle muhattap olan kişinin karşısındaki insanın aptallığı sebebiyle gülmesi gerekir. benim zayıf noktam ise aptallığın bu derecesiyle karşılaştığımda çok sinirleniyor olmam. yazdığım metne yönelik her türlü teknik eleştiriyi rahatlıkla kaldırabilirken, metindeki kurmaca bir karakter üzerinden kişiliğimin eleştirilemeye cürret edilmesi gibi bir durumda kafayı yakıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ekteki metinde bana sevgi ve ahlak dersi veren pıtırcık ile diyaloğumu okuyabilirsiniz ; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=8167571944860583434&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;görüldüğü gibi oldukça yanlış hareket ediyor ve son derece fevri cevaplarla karşımdaki ahlakçı teyzeyi provake etmeye çalışıyorum. her zaman faşizmin bulaşıcı bir hastalık olduğunu düşünürdüm ama görünen o ki aptallık da bulaşıcı. karşımdakinin zeka seviyesine inmekten bir an bile tereddüt etmemişim. oysa ki o zaka seviyesi, onun bildiği, hep varolduğu bir alan yani aslında onun çöplüğü. o çöplükte onu yenme şansım sıfır... en sonunda biraz olsun olağan akıl durumuma uygun bir şeyler yazabilmişim de diyalog o şekilde bitivermiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işin ironik tarafı şu ki bahsettiğim gibi bir çift ile gerçekten tanıştım. adam henüz kedileri öldürmedi ama bence bunu yapacak. kedilerden bir tanesi kızın ilgisinden bunalıp evden kaçmış, adam da çaresiz kediyi aramaya çıkmış. kediyi bulmuş ama kedi sırtını duvara vererek kendisini yakalamasına izin vermemiş ve pençelerini çıkarmış. adamın kollarındaki yaraları gördüm, jilet kesiği gibiydi. kedi ile eve geldiğinde kolundan akan kan kedinin tüylerine bulaşmış. karısı kedinin üzerinde kan görünce adamın hayvanı incittiğini görüp ona bağırmış. "benim kanım o" diye bağırıp kollarını göstermiş herif, kadın da kediyi alıp yıkamaya götürmüş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi olay bu. bu karakterler ve bundan çok daha sapkın, çok daha karanlıkları gerçekten yaşıyor ve hem kendilerine hem de birbirlerine hayatı zehir ediyorlar. ben bunlar hakkında yazmadığım zaman bu karakterler gerçekliklerini yitirmiyorlar. yazdığım zaman da dünyaya kötülük yaymış olmuyorlar. bu tipik bir kara mizah örneği ya da benim daha çok hitap etmek istediğim tabirle "tanrının mizah anlayışı". şimdi bu karakterlerle ilgili bir hikaye kurguladığımda bu benim kişiliğim ile ilgili bir aczi işaret etmez. tam tersine, burada birazkendimle övünmek istiyorum, hayatın gerçeklerine bakabilen ve bunları anlamak isteyen cesarete sahip olduğumu gösterir. bunun arkasından edebi başarı vb şeyler gelir mi, sanmıyorum ama ben yazmamya devam edeceğim...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-4514438618508798983?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/4514438618508798983/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=4514438618508798983' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4514438618508798983'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4514438618508798983'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/kahrolsun-erol-tas.html' title='Kahrolsun Erol Taş'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-epVQS2TqSfg/TnLv_r0korI/AAAAAAAAASM/zqenT5LhXEo/s72-c/erol%2Bta%25C5%259F.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-6667131403159467543</id><published>2011-09-15T05:16:00.000-07:00</published><updated>2011-09-15T06:41:56.043-07:00</updated><title type='text'>ayı kadın serra</title><content type='html'>iş yerinde yapacak bir işim yokken gittiği her partide istisnasız şekilde partinin en çirkin kızı tarafından taciz edilen bir delikanlının çilesi üzerine bir öykü yazıyordum. öyküdeki çocuk gittiği partilerde kendisine asılan gerçekten de çok çirkin kızları nazikçe geri çeviriyor ama bu durumdan gittikçe sıkılmaya başlıyordu. bir gün bir partide şansının döndüğünü görür (öyküyü tek düzelikten çıkarıyorum burada). gerçekten ama gerçekten de çok güzel bir kız kendisini kesiyordur. bir an ne yapacağınız bilemez ve sonunda dönen şansı için allah'a şükreder ve cesaretini toplayıp kızın yanına gider. fakat kızın yanına gidince onun aslında şaşı olduğunu ve kendisine değil de kendisinin bir kaç metre arkasındaki duman gurubunun gitaristine baktığını anlar. işte o an kaderine gerçekten küser. tam o sırada yine partinin en çirkin kızı yanında belirip "merhaba ben ebru" diye kendisini tanıştırınca delinalı tanrının kendisiyle dalga geçtiğini anlar ve kıza tokatı basar. bu tokat aslında tanrıya ve onun edepsiz mizah anlayışına atılmış bir tokattır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;öyküye buradan devam edecektim aslında ama o sırada kapı açıldı ve serra hanım ağlamaktan şişmiş gözleri ile odama girdi. "kalk yemeğe gidiyoruz" dedi bana. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;serra hanım çalıştığım reklam ajansının sahibiydi ve onunla ben küçükken tanışıştım. ben alman lisesinin hazırlık sınıfındayken o da son sınıftaydı. neden bilmiyorum bir şekilde beni çok sevmiş ve kardeşi gibi kollamıştı. seneler geçerken ara sıra okula gelip, hem eski öğretmenlerini ziyaret eder hem de benimle şöyle bir ilgilenirdi. ilk bir iki sene bu ilgi biraz hoşuma gitse de, ergenliğe girdikçe onun bir kız için ne kadar tuhaf,kaba,iri olduğunu fark ettikçe onun okula geldiğini duyduğumda kendimi tuvalete kilitler olmuştum. gerçi o kapınının önünde beni bekler, artık derse gitmek kaçınılmaz olduğundan tuvaletten çıktığımda da beni yakalar ve o kocaman elleri ile kafamı sever, yanaklarımı sıkıştırır ve en onunda dev dudakları ile yanaklarımı kocaman öpüp giderdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;lise bittikten sonra aradan geçen yıllarda neyseki bağlantıyı kaybetmiştik. fakat üniversite bitip de iş görüşmeleri yaptığımda kendimi onun reklam şirketinde buldum. sonradan ailesinin çok  zengin ve kendisinin çalışkan bir kadın olduğunu anladığım serra, genç yaşta bir ajansın başına geçmişti ve beni görür görmez tanıdı. "ben seni  hatırlıyorum, hiç unutmadım ben seni" diye bağırıp çağırıp ayağa kalktı ve -aman tanrım, aklımda kaldığından da iri bir kadındı ve üstelik feci de kilo almıştı- yanıma gelip bana sarıldı. ben de ona sarılmak istedim ama kollarım onun üst bedenini tam olarak sarıp arka tarafta kovuşamamıştı. o an tabii, hemen işe alındım. serra -bu noktadan sonra artık kendisinden "serra hanım" diye bahsedilecek- hemen sekreterini arayıp insan kaynakları şirketlerindeki ilanların derhal kaldırılmasını, aradığı elemanı bulduğunu söyledi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şirkette hemen hemen hiç bir iş yapmadım. ama serra hanım ile çok uzun, allah'ım gerçekten de çok uzun sohbetler yaptık. bana hep neler çektiğinden, dertlerinden, kendisine takılan ayı kadın serra lakabından kurtulmak için yaptıklarından, yalnızlığından bahsetti. bunları olgunlukla dinledim. iş yapmayan birisi için oldukça iyi kazanıyordum ve bunu arttırmak için tek yapmam gereken iyi bir dinleyici olmak, ara sıra da kendi fikrimi söylemekten ibaretti. zamanla serra hanım'ın mentorüne dönüşmeye başladığımı fark ettim. fena bir şey değildi bu, tahammül edilebilir bir şeydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;zamanla serra hanım'ım kendisi ile daha barışık hale gelmesi için uğraştım. en önemli projem onun o dağ gibi yağlarını eritmekti. bu konuda şaşırtıcı bir başarı elde ettim doğrusu. diyetisyene gitti, beraber spor yaptık, iş yerinde yediklerini kontrol ettim. her ne kadar yapısal olarak çok iri bir kadın olsa da, o yağ kütlesinden biraz olsun kurtulması kendisine olan güvenini biraz olsun getirmişti. tam 20 kilo vermişti ve 110 kilonun altına düştüğü gün ofiste parti verdik. çalışanlarına bu partinin ne için olduğunu söylememiştik, içimizden gelen bir kutlama gibi lanse etmiştik olayı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;serra hanım kendisine güvenini kazandıkça ben de iş yerindeki pozisyonumu iyice garanti altına alıyordum. tek tehlike bana aşık olmasıydı ama böyle bir şeyin olabileceğini çok erken fark edip ona eşcinsel olduğumu söylemiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işler hep yolunda gitti. ta ki serra hanım aniden odama girip "kalk yemeğe gidiyoruz" diyene kadar. o an işlerin benim kontrolümü aştığını hemen anlamıştım. serra hanım ile ilgilenmediğim zamanlardaki boş vakitlerim, aldığım temiz para, gelecekteki yaratıcı direktörlüğüm... her şey ama her şey tehlike altındaydı ve bunu düzeltecek bir şeyler yapmam gerekiyordu. serra hanım ile asansörde inerken sükunetimi korumaya çalıştım. onu sakinleştirmenin tek yolunun benim sakin kalmamdan geçtğini bilecek kadar bu işi öğrenmiştim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;serra hanım ile her zaman gittiğimiz restorana gittik. "bu sefer etli metli bir şeyler mi yesek" dedi. "ton balıklı salata yiyelim serra hanım, hem etli hem de yeşil" dedim. pek ikna olmamıştı ama ben siparişi verip bu işi oldu bittiye getirmeye çalıştım. çok ciddi bir kırılma anını yaşadığımızı farkındaydım ve büyük ihtimalle de bu ateşi söndüremeyecektim. yine de denemeye karar verdim. "ne oldu serra hanım" dedim. bunu sormam elzemdi. hiç bir şey olmamış gibi davranamazdım. zaten ben sormasam da o dökülmek üzereydi. rolümü iyi oynamam gerekiyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"kutup ayısı...bana taktıkları yeni isim bu. kutup ayısı.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;serra hanım son zamanlarda kilo verdikten sonra saçlarını da platin sarısına boyatmıştı. doğrusu bu tavsiye bana ait değildi ama kuaförden çok mutlu geldiğini görünce ses etmemiştim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"bütün emeklerim boşa gitti...altı aydır aç yaşıyorum zayıflayayım diye"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;son cümle ile gözleri iyice dolmuştu artık. bir an için aç yaşadığını söylediği dönemin kışa geldiğini farkettim ve içimde dayanılmaz bir gülme arzusu oluştu. "kış uykusundaydın, kış uykusundaydın" diye bağırarak masaya vurup ölene dek gülmek istedim. bu arzuyu bastırmak için aklıma başka şeyler getirmeye çalışıyordum ama başaramayacaktım. tam patlamak üzereyken masadaki sus şişesini kaptığım gibi kafaya diktim. o anda gülmek üzere de olduğu içim su nefes boruma kaçtı ve ciğerlerime hafif su gittiği için azıcık boğulur gibi oldum, öksürmeye falan başladım ama neyseki kahkaha hissim geçmişti. daha doğrusu bu öksürükler arasında kahkahalarımı da koyvermiştim ama tabi bunlar fark edilmemişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"size yüzlerce kere söyledim serra hanım, bu size bu şekilde hitap edenlerin sorunu. bu kendi acizlikleri. sizin başarılarınızı kıskanıyorlar"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hafif yatışır gibi oldu. konuşmaya devam etmedim, biraz düşünmesini ve bana hak vermesini istiyordum. zehirli dilimi ona yavaş yavaş zerk edecektim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o sırada salatalar geldi. "zeytinyağ" diye bağırdı serra hanım. restorandaki diğer müşteriler de rahatsız olmaya başlamışlardı. bir an için son ayların alışkanlığı ile salataya yağ koymasını engellemeyi düşündüm ama sonra hemen vazgeçtim. onu biraz kendi haline bırakmalıydım ama tümden kopup da gitmemeliydi. garsounun getirdiği zeytin yağı şişesini ters çevirip salataya zeytinyağı boca etmeye başladı. "kutup ayısı, kutup ayısı" diyerek ufaktan ağlamaya başladı. beklemem gerekiyordu. artık köşeme sinmiş bekliyordum. bütün geleceğim ellerimin arasından kayıp gidiyordu. eğer bu göz yaşlarının ardından gerçek bir sinir geleceldiyse bu benim sonum demekti. çünkü yaşadığı hayal kırıklığının esas sebebi bendim. onu işlerin daha iyi olacağına, bir ayı olmayacağına inandırmıştım. ona yalan söylemiştim. bunu ikimizde biliyorduk. salatasını yemeye başladı. hem yiyor hem de "kutup ayısı" demeye devam ediyordu. salatasına biraz daha zeytinyağı döktü ve sonra biraz daha. salatalar ve ton balıkları zeytinyağının içinde yüzmeye başlamışlardı. "kutup ayısı" diyordu. "kutup ayısı..."  bir an için kendim için üzülmeyi bırakıp gerçekten de bir an için onun adına da üzüldüğümü hissettim. kısa bir andı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;serra hanım adına da üzüldüğüm ve bazı şeyleri yanlış yaptığımı fark ettim anda serra hanım zeytin yağı şişesinin üzerindeki metal damlalığı vahşice bir hareketle yerinden çıkartığ şişeyi kafaya dikti. aman yarabbim, gözümün önünde koskoca şişedeki zeytinyağını içiyordu. sadece ben değil garsonlar ve diğer müşteriler de endişe içindelerdi. hatta bir sorun çıkacağını anlayıp etrafımızda dolaşan restoran sahibi kadın da bu hareketi gördükten sonra mutfağa kaçmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;serra hanım yarım şişeden fazla zeytinyağını bitirmişti ve şişeyi yere vurduktan sonra "eeeett!" diye bağırdı... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"bana et getirinnn..." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"az pişirin, kanlı olsun"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;artık yapacak bir şeyim kalmadığını anlamıştım. her şeyin sonuna gelmiştik. güzelim kariyer elimden uçup gitmişti. oradan kalkıp gidemiyor ama serra hanım'a da bir şey diyemiyordum. koltuğa sinmiş hakkımdaki kararını vermeyi beklerken az pişmiş devasa eti geldi. serra hanım bu etten kocaman parçalar keserken de konuşmaya başlamıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"bir ayı...bir ayıdır...bunu değiştiremez..sen ise beni bir ceylan olduğuma inandırmak istedin...oysa bir ayı...sadece bir ayı olabilir...başka da bir şey olamaz...ama sen...sen beni kandırdın...ilk defa kandırıldım biliyor musun...ama tam olarak kandıramadın"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu son cümleden sonra gözüme manalı manalı baktı. doğrusu iyice korkmaya başlamıştım. bir yalanımı yutmamıştı ama hangisini? bu andan itibaren konuşmaya ara verip sadece etine odaklandı. yemeğin sonuna doğru garsondan bir porsiyon daha et istedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"sen ibne değilsin, neslihan'a atlamışsın"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;neslihan serra hanım'ım sekreteriydi ve cuma günü mesai bitimine bir saat kala ofisçe toplantı odasında yaptığımız yoga seanslarında aramızda bir yakıınlık oluşmuştu. ama serra hanım'ın bunu neden gündeme getirdiğini anlamak da güçlük çekiyor, bütün gücümle bunu anlamamak için direniyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ikinci porsiyon eti de büyük bir iştahla yedi serra hanım. yemeğin sonunda nihayet sakinleşmiş gözüküyordu ama hala benimle ilgili son kararını vermemişti. derken bana doğru uzandı ve şöyle dedi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"ben şimdi eve gidiyorum...yarın işine devam etmek istiyorsan sen de gelirsin"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-6667131403159467543?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/6667131403159467543/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=6667131403159467543' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/6667131403159467543'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/6667131403159467543'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/ay-kadn-serra.html' title='ayı kadın serra'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-8167571944860583434</id><published>2011-09-15T01:47:00.001-07:00</published><updated>2011-09-15T04:58:28.279-07:00</updated><title type='text'>kedi</title><content type='html'>herşey salacak'da çay içerken bir kedi yavrusunun gelip eşimin bacaklarına sürtülmesi ile başladı. sinekler, arılar, sarmaşıklar, yokuş aşağı giden arabalar ve apartman boşluğundan gelen tıkırtılar ve saire korkuya ilave olarak kedilerden de korkan eşim önce bir çığlık attı ama sonra iri gözlü sarman yavrusu ile göz göze geldikten sonra uzanıp onu kucağına aldı. oldukça şaşırmıştım. bir süre sarman ile yüzlerini birbirlerine sürdükten sonra kediyi eve almak istediğini söyledi. bunu benim onayımı ya da rızamı ister şekilde söylememişti. eşimin hayatında ilgi gösterdiği tek canlı olarak gördüğüm ilgiden çok bunalmıştım ve artık bundan yırtmanın yollarını aradığım için kedinin eve gelmesine itiraz etmedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;daha birinci akşamdan ne kadar doğru bir karar verdiğim ortaya çıktı. o gece çay içtikten sonra eve döndüğümüzde rutin programımıza göre  önce sevişecektik ve sonra eşim benim sırtımı keseleyecek, ayak tırnaklarımı kesecek ve ertesi gün işe götürmem için tam buğday ekmeğine yapılmış yağsız ve organik beyaz peynirli sandviçimi hazırlayacaktı. oysa eve gidince tüm ilgisini ve vaktini kedi için harcadı. ben ise dolaptan bira alıp sadece misafirlere ikram ettiğimiz kuru yemiş kavanozuna saldırıp televizyondaki seviyenin en düşük olduğu futbol programını açtım. sonra bir bira daha içtim ve sonra bir tane daha. evliliğimizin dördüncü yılı geride kalmıştı ve ilk mutlu günümü geçiriyordum. kedinin bakımı daha sürecek gibi gözüküyordu. zavallı hayvan karşımıza çıktığına oldukça pişman olmuş olmalıydı. huzurlu bir uyku beni bekliyordu. 4 yıl sonra ilk defa ağzımda diç macunu tadı olmadan, dişlerimin arasına kaçmış fındık, badem ve fıstık parçaları ile uykuya daladım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uyandığımda ağzımda burnumda kedi tüyleri vardı. baştan biraz tiksindim. sarman da biimle yatmış. bundan sonra her gece bu şekilde olacağını hemen anladım. yıllar süren cinsel köleliğimin sonunun geldiğini anladım. azat edildiğim için sevinçten gözlerim doldu. bundan sonra hiç kimseyle sevişmeyeceğime dair büyük bir yemin ettim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ilerleyen günler de aynı huzurum devam etti. sağlıksız beslemeye ve kilo almaya başlamıştım. geceleri porno izleyip otuzbir çekmenin doyumsuz keyfini yaşıyordum. her şey ben tam olarak nasıl istiyorduysam tam olarak öyle oluyordu. bütün ilgi benden uzaklaşmıştı. bazen rüyalarımda kedinin öldüğünü ya da evden kaçtığını görüp alevler içinde yanmaya başlıyor ve hemen uyanıyordum. neyse ki hayvan her seferinde eşimin kolları arasıda oluyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir gün işten eve geldiğimde evde ikinci bir kedi daha olduğunu gördüm. o da sarmandı ve eşimin dediğine göre bu dişiymiş ve kedimizin de bir ailesi olması gerektiği için oğlumuza bir eş bulmuşmuş. benim için her şey sikimden aşağı kasımpaşa durumundaydı. özgürlüğümü sürdürebilmek içim değil bir kedi familasyası ile, aslan kafasesinde bile yaşayabilirdim. beni öldürmemek ve uzuvlarımı koparmamak koşulu ile ara sıra oramı buramı ısırmalarına da ses etmezdim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yeni kedimizin hamileliği sırasında ben kafama göre takılmaya, kilo almaya ve pisleşmeye devam ettim. o kadar ki ilk kediyi bulduğumuzdan beridir ayak tırnaklarımı hiç kesmemiştim. tırnaklar kendiliklerinden kırılıyor, ben de kırılan  yerlerden onları koparıp bakımsızlıktan öleli çok uzun zaman olmuş menekşelerin torflu topraklarının içine doğru tıkıyordum. pisleşen ve bakımsızlaşa sadece ben değildim, evi genel olarak bok götürüyordu ama sanki evin bir dili olsa da konuşsa bize amonyaklı temizleyicilerden, günde üç kere piyasaya çıkan elektrik süperesinden kurtulduğu için ne kadar mutlu olduğunu anlatırdı. pencereler, koltukları, halılar, duvarlar ve ben... hepimiz pisleşiyorduk ama pisleştikçe yüzümüze bir ışıltı geliyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;zaman geçtikçe daha çok katlanan mutluluğum yavruların doğumu ile bozulmaya başladı. çünkü dördü yavru altı kedinin bakımına eşim tek başına yetişemiyor, sürekli olarak benim kendisine omuz vermemi istiyordu. hayri onu getir, hayri bunu getir. ucu pamuklu kulaklıkları eytin yağına batırıp yavruların heniz yeterince kasları oluşmadığından ötürü sıçamadıkları küçük bok parçalarını göt deliklerinden alıyordu. "neden bu işi annelerine bırakmıyorsun sevgilim" dedim. doğrusu olaya akıl ve mantıkla yaklaşmaya çalışmak, cehennemde bir yelpaze sallamaya benzer faydasızlıkta bir davranıştı. "ama annelerinin de dinlenmeye ihtiyacı var" dedi. karımın delirdiğini anlayalı çok uzun zaman olmuştu. bu durumu elbetteki kedi ile alakalı bir durum değildi fakat ortada kedi yokken ve ben yaşadıklarımı kimseye anlatmazken dışarıdan sadece biraz temizlik hastası gibi gözüküyordu. bu hastalık "çok titiz, çok temiz" gibi iltifatların arasında kayboluyordu. fakat artık kaçacak yer kalmamıştı. uzatmaları oynadığımızı biliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kediler büyümeye başladı ve ben yine "yelpaze sallama gafletine düşerek artık yavrularımıza bir ev bulalım sevgilim" dedim. bana bizim kocaman bir aile olduğumuzu ve artık ölüm bizi ayırana kadar beraber olacağımızı ve hatta ölümden sonra da mutlaka bir arada olacağımızı falan filan gibi şeyler söyledi. "ölüm..." dedim içimden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kedilerin büyümesi ve altı kedi ile aynı anda yaşamak yetmiyormuş gibi bir gün işten döndüğümde evde iki tane hamile kedi daha olduğunu gördüm. eşim bu kedileri ilk oğlumuzun hamile bıraktığı konusunda ısrarcıydı. dolayısıla onlar bizim de ailemezin bir parçası olmayı hakediyorlardı. bu gidişle iki sene içinde yüzden fazla kedi ile aynı evde yaşamak zorunda kalacağımı anladım. "ölüm..." içimden gelen bu ses gittikçe derinliğini ve telafuz sıklığını arttırıyordu. "ölüm..." peki ama kime ölüm? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evi ve eşimi terk edip işin içinden çıkabilirdim. eninde sonunda akıl sağlığının bozulduğunu anlayacak birileri çıkacaktı. kedilere el koyup onu da bir tımarhaneye kapatacaklardı. pekiyi sonra ben ne olacaktım? şimdi burada anlatmak istemediğim karışık miras ve eşimin babasının yanında kariyer gibi meslelerden ötürü onu terk edip gidemezdim. eşim bana canlı olarak lazımdı. canlı ver zararsız, dışarından baktığında makul manyaklı da gözükecek bir şekilde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"ölüm.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"ölüm.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"ölüm.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tamam "ölüm.." ama pekiyi kime? bana mı? eşime mi? elbetteki bu savaşta ölmesi gerekenler belliydi. kedilerinin tamamı. ama hayır, tamamını da öldüremezdim. o zaman eşim yine bana sarabilirdi. bir kere daha günlük pedikürlere, belirli günlerde sevişmeye, haftada sadece bir şişe bira içmeye (o şişeyi de paylaşıyorduk) dönemezdim. bir kediyi sağlam bırakmalıydım en azından. ilk sarmanı, evimde bir harem kuran sultanı taşaklarını kestirip korumam altına almalıydım. öyle yaptım. bir gece anlaştığım bir veteriner gizlice evimin kapısına geldi ve ona sarmanı teslim ettim. eşim artık yatakta 6 tane kedi ile birlikte uyuduğundan ve biraz da haplandığından ötürü sarmanı koynundan aldığımdan habersizdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ertesi gün kıyamet koptu. sadece sarman kaybolduğu için değil, diğer kedilerin hepsi siyanürlü mamadan ötürü nalları havya diktikleri için. allah rahmet eylesin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ölü kedileri migrosun battal boy poşetlerine doldurup çöpe attım. eşimde evde kendisine verdiğim sakinleştiriciler ile salyalarını akıtarak uyuyordu. akşam üstü taşaklarını yitirmiş sarmanı getirdi veteriner. sevgilim uyandığında ona biricik oğlumuz ile merhaba dedim. dünyanın en iyi kocası ben miydim yoksa? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tabiiki bendim...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-8167571944860583434?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/8167571944860583434/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=8167571944860583434' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8167571944860583434'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8167571944860583434'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/kedi.html' title='kedi'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-6222319672259067348</id><published>2011-09-15T01:36:00.000-07:00</published><updated>2011-09-15T01:42:31.647-07:00</updated><title type='text'>bır bır bır</title><content type='html'>yazmaya başlamadan önce içinde birisi bır bır bır konuşmaya başlamalı. çoğusu bu sess ilham diyor ama bence başka bir şey. herkesin içinde hayatın tüm gerçekliğini çok iyi bilen birisi var. ama o birisinin eli ağzı türlü sebeplerle bağlanmış durumda. insanların çoğunun bu kişiyi bitkisel hayatta yaşattıklarını düşünüyorum. bitkisel hayatta yaşıyor çünkü senin özün aslında o olduğundan ötürü, eğer o ölürse sen de öleceğini biliyorsun. ya aslında bunların hepsini o biliyor ve sen de dolaylı olarak bilmiş oluyorsun. bu kişiyi öldürmemen lazım ama yaşamasına izin verirsen de bır bır bır konuşup işlerini ve hayatın akışını zorlaştırabiliyor. sen yanlışta ısrar ettikçe o seni doğruya çekmeye çalışıyor. uğraştığım tüm çatışmalar yetmiyormuş gibi bir de kendinle çatış. olacak şey değil. bu durumda içimizdeki tek yol göstericiyi gırtlaklayıp sonsuz bir mutsuzluğa doğru hatada ısrar ediyoruz gibi geliyor bana. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bır bır bır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;oysa söylecek çok şeyi var. her şeyi doğrusunu biliyor. bır bır bır. işine gelmeyecek şeyler söylüyor. bır bır bır. sana yanlış öğretilen hiç bir şeyi sorumlusu o değil, senin iyiliğin için söylüyor. onu gerçekten sevmediğini söylüyor. bır bır bır. bunları duymaya katlanabilir misin?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-6222319672259067348?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/6222319672259067348/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=6222319672259067348' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/6222319672259067348'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/6222319672259067348'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/br-br-br.html' title='bır bır bır'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-6050327225489817673</id><published>2011-09-10T06:19:00.000-07:00</published><updated>2011-09-12T14:12:50.314-07:00</updated><title type='text'>cinayet süsü</title><content type='html'>"eğer kendimi öldürmüyorsam sırf çocuklarım beni bir korkak olarak hatırlamasınlar diye" dedi bana reni. geride kalanların meseleyi kişiselleştirmelerini tiksindirici buluyorum" dedim ben de. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;konuşmaya başladığım sırada artık ılımaya başlamış kahvesinden büyük bir yudum almaya başlamış olan reni, söylediklerim dikkatini çekmiş olacak ki yudumunu yarım bırakıp fincanı indirdi ve her zaman biraz rahatsız edici şekilde alındığını düşündüğüm kaşlarını kaldırıp bana bir bakış attı. "meseleyi kişiselleştirmek mi?" dedi. bir süre bu konu üzerinde konuştuk. intihar eden kişinin geride kalanların eline -ister istemez- asla çözülemeyecek bir bulmaca yapıştırdığından ve el yakan, asla soğumayan ve hiç bir yere bırakılamayan yük yüzünden geride kalanların çıldırma eşiğine geldiğinden falan bahsettim. "en sonunda bu delilik eşiğine gelen kişi işin ciddiyetini fark edip öfkesini ölen kişiye yöneltme eğilimine girer" dedim.  nefret etme eğilime girmeleri falan gibi şeylerden bahsettim. daha önce iki arkadaşım intihar etmişti ve bu arkadaşlarımın ailesi gibi insanlarda da benzeri davranışları görmüştüm. hep suçlayacak birilerini aramışlardı. ölen çocuklarının sevgililerini, arkadaşlarını, öğretmenlerini, birbirlerini...eninde sonunda ihale ölen kişiye kalırdı çünkü onun üzerine kalan suçlar için bir savunma yapabilme şansı yoktu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"keşke bunun bir çaresi olsa" dedi reni. ben de "aslında var" dedim. sen kendini öldürebilirsin ama öyle bir organizasyon yaparız ki sen öldükten sonra ben olay mahalline girerim ve filmlerden öğrendiğim bir takım numaralarla buna bir cinayet süsü veririm"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;reni güldü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"bunun kimse faydası olacak pekiyi". &lt;br /&gt;"çocukların seni bir korkak olarak hatırlamayacaklar" &lt;br /&gt;"annelerinin cinayete kurban gitmesi de başlı başına büyük bir travma" &lt;br /&gt;"en azından seni suçlamayacaklar, katili suçlayacaklar" &lt;br /&gt;"belki de gelmiş geçmiş en düşünceli intiharcı olmak senin elinde, reni". &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;reni bir kere daha güldü. fakat bu gülücüğün gülen gözlerin derinliklerindeki yoğun çaresizlik hissi yüreğimi dağladı. böylesi mutsuz birisini güldürmek zalimliklerin en büyüğüydü ama ben de dayanamıyordum işte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aslında belkide ona çaresiz bir korkak olduğunu söyleyebilirdim ama bunları duymanın ona bir faydası yoktu. çaresiz bir korkak olmamak için önce nasıl davrandığını  kendisinin fark etmesi lazımdı. çünkü bazen gerçeği söylediğiniz zaman kişi gerçeklerden daha da uzaklaşır. bazen gerçeği söyleyip karşısındakini yıkanlar aslında "dürüst" oldukları ile mükemmel bir savunma yapabilirler ama bu yalancı dürüstlük, karşısındakini incitmek için kullanılan bir silahtan başka bir şey değildir. ben de aslında bu sebepten ötürü, reni'yi rahatlatmak ve biraz da güldürmek için ona kendisinin öldürmesinin mümkün olduğunu söylemiştim. kahve molası bittiğinde ikimizde ofislerimizdeki kübik masalarımıza döndük. oturduğum yerden onun ensesini görebiliyordum. arkadan topladığı saçlarını açtı ve iki eli ile saçlarını şöyle bir havalandırdıktan sonra tekrar topladı. masasına konmuş ikinci kahveyi fark etti. kahveden bir yudum aldı. yüzündeki ifadeyi göremesem de kahveyi ılıdığı için beğenmediğini anlamam güç olmadı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mutfaktan kahvelerimizi alıp fabrikanın bahçesinde her tarafı izmarit dolu o pis banka oturduğumuz sırada reni bana kocası ile ortak bir hesapları olduğundan ve bu hesapta on iki yıldır biriktirdikleri paranın bir kaç ay önce kocası tarafından  çekildiğini öğrenmişti. "çok büyük bir para değil, yani maaşımız belli sonuçta" demişti reni bunu söyledikten sonra. ama mesele evliliği bitirecek bir güvensizliğe yol açacak kadar da büyüktü. kocasının savunması ise babasından kalan bir borcu olduğunu öğrendiği ve parayı bu borç için kullandığı yönündeydi. heyhat bu borçtan ne eşinin kardeşlerinin ne de annesinin haberi vardı. baştan aşağı yalan olduğu beli bir savunmanın ardında yatan sadece iki sebebi olabilirdi. kumar ya da kadın. reni de bunu biliyordu üstelik 17 yaşından beri tanıdığı kocasının hiç bir şekilde kumar alışkanlığı olmadığını da farkındaydı. "başka bir kadın" sanki o an aramızda oturuyormuş gibi gelmişti bana aniden. sanki rüzgar esmişti ve bu kadının uzun, fönlü saçları uçup burnumun ucuna değip beni huylandırmıştı. bu kadın kullandığı şampuanı ve parfümünün markasını hissettirecek kadar gerçek gelmişti bana. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;reni beni mesai bitiminden bir kaç saat sonra köpeğim chinaski'yi gezdirirken aradı ve kahve içerken ona söylediklerim konusunda ciddi olup olmadığımı sordu. onunla konuştuğumuz anın başından beridir sürekli bu konuda düşünmüş olmalıydı oysa ben konuşmamızın ayrıntılarını unutmaya başlamıştım bile. "tam olarak neyi kastediyorsun reni" dedim. ölümüne cinayet süsü verip veremeyeceğimi kast ediyormuş. "söylediğim deli saçmalıkları sadece seni güldürmek içindi reni" dedim. bu gece kendimi öldüreceğim, geride kalanların beni nasıl hatırlayacağı sana bağlı" dedi. eğer o anda reni'nin kör kütük sarhoş olduğunu farketmeseydim ona inanmayacak ve bu konuda saçma sapan şakalar yapmaya devam edecektim. ama bana bir an için sesi gerçekten de çok ciddi geldi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"sana yardım edebilirim reni, fakat bunu önce beraber planlamalıyız" dedim. filmlerde öğrendiğim bazı şeylerden bahsettim ona mesela intihardan belli bir süre sonra olay yerine geldiğim taktirde buna cinayet süsü vermemin çok zor olacağından, intihar ederken yanında olmamın şart olduğundan falan dem vurarak biraz zaman kazanmaya çalıştım. bu arada chinaski komşumun arabasının tekerleğine işiyordu. pencereye çıkıp bana bağıran araç sahibi komşum ile sonra hesaplaşacaktım. reni'yi kandırmışım gibi gözüküyordu. bana tuttuğu otelin adresini verdi. ödemeyeceği kredi kartı ekstresini düşünerek şehrin en güzel otellerinden birisinde oda tutmuştu. intihar edecek birisinden beklenmeyecek bir materyalistlik. aslında tekrar düşününce belki de gerçekten de intihar edecek birisi için aklı selim kafayla yorum yapmaktır esas hatalı olan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;taksiye atlayıp gidebileceğim en hızlı şekilde reni'nin oteline vardım. oda numarasını söyledim ve yanına çıktım. reni beni tam tahmin ettiğim gibi çok sarhoş şekilde karşıladı. elinde bir litrelik şişesi on liraya satılan ısınmış bir beyaz şarap şişesi vardı. intihar etmeden önce son kez içen birisi sarhoş olmak için bu yöntemi seçiyorsa belki de gerçekten de nefes almaya hakkı yoktur dedim kendime. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"hayri" dedi reni bana. kollarını açmış, kendisine sarılmamı bekliyordu. "yapamayacağım hayri" dedi bana. gidip ona sarıldım. yapabileceğim tek şey buydu. biraz olsun acılarını hafifletebilirdim belki. önce iki kardeşin masum kucaklaşması gibi başlayan sarılmamız sonra yavaş yavaş şekil değiştirdi. reni beni göğsüne daha çok bastırmaya başladı ve ben de onun saçlarını okşarken önce elim boynununa doğru indi ve sonra kendimi memelerini sıkıştırırken buldum. reni o sırada fermuarımla ve kemer tokamla uğraşmaya başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o gece sayesinde reni tekrardan hayata tutunmuş gibi gözüküyordu. en azından bir süre için. esas olarak reni ile değil de kocası ile arkadaş olduğum için civdan azabı yaşarım sanmıştım ama pek de öyle olmadı. reni'ye göz koymamıştım, onunla birlikte olmak gibi bir niyetim,planım hiç olmamıştı. o an onu reddedemezdim, reddettiğim taktirde canına kıyacağıma inanmak kolaydı. belki de erdemli birisi böyle bir durumda nefsine hakim olabilirdi ama bir dakika, benim hiç bir zaman böyle  bir iddiam olmadı ki zaten. arkadaşım reni'yi aldatıyordu ve reni de kendisini benim kollarıma atmıştı. bu kadar basit. ben olmasam başkası da olabilirdi. zaten dediğim gibi, reni'nin birlikte olduktan sonraki gündeki mutluluğu ve heyecanı beni vicdan azabından iyice uzaklaştırmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;fakat işler böyle güzel bir şekilde gitmedi. reni yine tuhaflaştı. çöken göz altlarından, içtiği kahvelerin sıklığından ve en çok da sürekli olarak saçlarını toplayıp çözmesinden canının tekrar sıkıldığını anlamak zor değildi. bu sefer benden de kaçıyordu. ne olduğunu anlayamadım. ta ki köpeğim chinaski ile birlikte bir akşam yürüyüşü yaparken çalan telefonuma kadar. arayan reniydi ve benimle aynı otelde tekrar buluşmak istediğini söylüyordu. fazla soru sormadan isteğini kabul ettim ve otele gittim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;fakat otelde beni bekleyen büyük bir sürpriz vardı. çünkü beni karşılayan reni değil, kocası viktor oldu. bunun oldukça rahatsız edici bir an olduğunu itiraf etmeliyim. fakat viktor'un bana karşı tavırları beklediğim gibi sert ya da tedirgin edici değildi. önce beni soğukkanlılıkla öldüreceğini ve olaya intihar süsü verdirmeye çalışacağını düşündüm. doğrusu bu çok ironik olurdu. ama otel odası onun adına kayıtlıyken böyle bir şey yapamaz diye düşündüm. zaten değil beni öldürmek, yüzüme bir tokat dahi atamayacak kadar bitkindi. o da bir kaç ay önce bu otele geldiğimde reni'nin içtiği ucuz,ısınmış litrelik beyaz şarabı şişeden içiyordu. ne aile ama! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"nedir bu halin viktor" dedim. kalan son hali ile anlatmaya başladı. bir sene önce kadar kendisine konan testis kanseri tanısından, tedavi için paraya ihtiyacı olduğundan ve bunun için reni ile birlikte biriktirdiği parayı harcamak zorunda kalışından bahsetti. parayı kullandığını reni'ye bilhassa söylemimişti ki tedavi boyunca yakınları endişlenmesin diye. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işte bunları duyduktan sonra vicdanım sızlamaya başladı. aylardır bu suçu saklayan ve hatta bundan büyük bir maço keyif alan taş kalbim sonunda yumuşamış ve biriktirdiği suç oradan taşarken parçalara ayrılmmaya başlamıştı. "sen!" dedim viktor'a, hayatımda gördüğüm en taşaklı adamsın" bunu bütün kalbimle söylüyordum. böyle bir moral bozukluğunu tek başına karşılama çabasını takdire şayan bulmuştum. ama viktor beni konuşturmadı. sol elini yüzüme doğru uzatıp "zevzekliği kes" tarzı bir tavırla beni susturdu ve "her şeyi biliyorum" dedi. o anda kulaklarımdan ateş çıktı resmen. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"intihara cinayet süsü verebildiğini söyledi bana reni" dedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o zaman viktor'un "her şey" ile kastettiğinin gerçekten de "her şey" olmadığını fark ettim. anlaşılan reni izinin belli etmemiş ve taşaklarını yitirmiş eski sevgilisinden kurtulmasına yardım etmem için onu bana yollamıştı. sanki gerçekten de böyle bir şey yapabilecek bir durumum varmış gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"hayır viktor, böyle bir şey yapamıyorum. bu doğru değil"&lt;br /&gt;"reni intihardan senin sayende kurtulduğunu söyledi"&lt;br /&gt;"reni kafası karışmış ve korkmuş bi kadın viktor. tek yaptığımız biraz konuşmaktı..."&lt;br /&gt;"ben ölürsem, geride kalanların bunun intihar olduğunu bilmemesi gerekiyor. zaten eğer intihar ettiğim anlaşılırsa cenaze törenim de yapılmaz biliyorsun"&lt;br /&gt;"evet biliyorum ama böyle şeyler bu kadar hızlı olmaz. ne yani sen burada intihar edeceksin ben de bir kaç kafa karıştırıcı ipucu bırakıp çekip gideceğim. bu kadar kolay olduğunu mu sanıyorsun sen bu işlerin viktor?"&lt;br /&gt;"uzman olan sensin, ben hiç bir şey bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;viktor ağlamaya başladı. eski arkadaşımı o an orada bırakıp gidemezdim. birden esas sorunun erkekliğini yitirmiş olması değil de karısının kendisini ölüme göndere kadar zalim olduğunu fark etmiş olduğunu öğrenmiş olması olduğunu fark ettim. aldatılmış olduğunu bilmiyordu, zaten bu gerçek diğerlerinin yanında oldukça önemsiz kalıyordu artık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;oda servisini arayıp en ucuzundan bir şişe beyaz şarap söyledim. "mümkünse soğuk olmasın" diye de ilave ettim. telefonu kapatırken viktor yanıma gelip bana sarıldı ve göz yaşlarını ve sümüklerimi gömleğime akıtarak ağlamaya başladı. gelecek olan şarabı sabırsızlıkla beklemeye başladım. viktor beni göğsüne daha çok bastırmaya başladı ve ben de onun saçlarını okşarken önce elim boynununa doğru indi ve sonra da...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-6050327225489817673?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/6050327225489817673/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=6050327225489817673' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/6050327225489817673'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/6050327225489817673'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/cinayet-susu.html' title='cinayet süsü'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-132361272813550214</id><published>2011-09-04T23:25:00.000-07:00</published><updated>2011-09-04T23:30:54.555-07:00</updated><title type='text'>genel izeyici</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-gHOuk5U_BlY/TmRsl325PaI/AAAAAAAAASE/8AzO7laiunQ/s1600/genel.gif"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-gHOuk5U_BlY/TmRsl325PaI/AAAAAAAAASE/8AzO7laiunQ/s400/genel.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5648759230534598050" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sen ölürsün, &lt;br /&gt;ben izlerim. &lt;br /&gt;tuttuğum takımın gol yemesini izler gibi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-132361272813550214?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/132361272813550214/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=132361272813550214' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/132361272813550214'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/132361272813550214'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/genel-izeyici.html' title='genel izeyici'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-gHOuk5U_BlY/TmRsl325PaI/AAAAAAAAASE/8AzO7laiunQ/s72-c/genel.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-8440188430461643645</id><published>2011-09-03T15:04:00.000-07:00</published><updated>2011-09-03T15:11:22.708-07:00</updated><title type='text'>bukowski olmaya en çok yaklaştığım an</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-NO0jl4CvFWY/TmKlMvgraEI/AAAAAAAAAR8/mS1dFrVxBuM/s1600/bukowski"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 275px; height: 183px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-NO0jl4CvFWY/TmKlMvgraEI/AAAAAAAAAR8/mS1dFrVxBuM/s400/bukowski" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5648258521006565442" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"intiharlara cinayet süsü veren bir şirket kurdum"&lt;br /&gt;"müşterilerinin motivasyonu nedir pekiyi?"&lt;br /&gt;"geride bıraktıkları sevenlerinin kendilerini suçlamaması, bunun yerine "katil kim" tarzı bir oyunla meşgul olup ölümlerinin acısını olabildiğince düşük şiddetle yaşamaları arzusu"&lt;br /&gt;"ya cinayet süsü vereceğim diye gerçekten de cinayet zanlısına dönüşürsen?"&lt;br /&gt;"bunu engellemek için elimde intiharcının imzaladığı hizmet sözleşmesi ve bir video itirafı bulunacak.&lt;br /&gt;"ama bu senin başarısız olduğun anlamına gelmeyecek mi sonuçta?"&lt;br /&gt;"tabii, bu durumda aldığım parayı intiharcının ailesine iade etmem gerekecek tabii"&lt;br /&gt;"müşterilerini nereden bulacaksın?"&lt;br /&gt;"orada ahlaki bir sorun var. intihar eğilimli insanları bulup onlara hizmetlerimden bahsetmem lazım. ama bu hizmeti çok beğenecek birisi, zayıf intihar eğilimini güçlendirip gerçekten de intihar etme eşiğini benim sayemde aşabilir"&lt;br /&gt;"o zaman bu cinayet olmaz mı?"&lt;br /&gt;"hayır... bence sadece ölüm için ilham vermek olur. birisini kendisini öldürmesi gerektiğine ikna edemezsin"&lt;br /&gt;"etsen bile bu işini iyi yaptığın anlamına gelmez mi aslında? yani satıcılığın bütün sırrı insanları ihtiyaç duymadıkları şeylere almaya ikna etmek değil mi?&lt;br /&gt;"bu diyalogun amacı sistem eleştirisi yapmak değil yalnız"&lt;br /&gt;"ne ki peki?"&lt;br /&gt;"esasında bukowski tarzı diyaloglar yazmak"&lt;br /&gt;"aaaaanladım. okuyunca ne kadar kolay gözüküyorlar değil mi?"&lt;br /&gt;"öyle..."&lt;br /&gt;"kolay gözüken her şey insanı nasıl da cezbediyor değil mi?"&lt;br /&gt;"en çok da beni galiba..."&lt;br /&gt;"en çok da seni galiba evet..."&lt;br /&gt;"internetten mozart radyosu açtım. bukowski de çalışırken öyle yapıyormuş. &lt;br /&gt;"şarap da açtın mı?"&lt;br /&gt;"açmadım. biraz midem bozuk gibi. onun yerine limonçello içtim bir likör kadehi..."&lt;br /&gt;"sigara yaktın mı?"&lt;br /&gt;"tütün ürünlerine karşı olduğumu bilmiyor musun?"&lt;br /&gt;"biliyorum. ama nasıl bir ortam oluşturduğunu merak ettim. mutfak masasında mı yazıyorsun peki?"&lt;br /&gt;"hell yeah!"&lt;br /&gt;"bu da bir şey. daktilon var mı?&lt;br /&gt;"hayır ama bukowski de son dönemlerinde bilgisayar kullanmış biliyorsun. bilgisayara yazmam ortamı bozacak bir şey değil..."&lt;br /&gt;"pekiyi o zaman radyondan mozart, mutfak masası ve bilgisayarı tuttrdun. ama şarap ve sigara olmadan bukowski olmaya ne kadar yaklaşabilirsin?"&lt;br /&gt;"likör ve kürdan da fena değil...hem belki de kendi tarzımı bulurum"&lt;br /&gt;"bence bulamazsın. ne bu diyaloğa neden başladığın ne de onu nasıl bitirebileceğin hakkında en ufak bir fikrin yok...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-8440188430461643645?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/8440188430461643645/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=8440188430461643645' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8440188430461643645'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8440188430461643645'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/bukowski-olmaya-en-cok-yaklastgm.html' title='bukowski olmaya en çok yaklaştığım an'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-NO0jl4CvFWY/TmKlMvgraEI/AAAAAAAAAR8/mS1dFrVxBuM/s72-c/bukowski' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-4480174668630825245</id><published>2011-09-03T14:28:00.000-07:00</published><updated>2011-09-03T14:37:14.391-07:00</updated><title type='text'>çeri domatesler ve bir takım hayal kırıklıkları</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-52lRU0l7fu0/TmKYljetdKI/AAAAAAAAAR0/LOZ54Gbfiwc/s1600/%25C3%25A7eri.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="250" width="250" src="http://4.bp.blogspot.com/-52lRU0l7fu0/TmKYljetdKI/AAAAAAAAAR0/LOZ54Gbfiwc/s400/%25C3%25A7eri.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;üç ay önce çiçek pazarından alıp saksıya ektiğim çeri domatesler yaz biterken ancak kök atıp şöyle bir serpildiler. şu ana kadar değil domates vermek, bir çiçek dahi açmadı fidelerin üstünde. kendimi aldatılmış gibi hissediyorum, evet. bir kıza bir sürü şey ısmarlayıp sonra da ondan bir öpücük dahi alamayan bir ergen sevgili gibiyim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ekteki fotoğrafta hayalimdeki çeri domates var. benimkisi bunun domatessiz hali. yeşili de bu kadar cevval değil. bu ve benzeri hayal kırıklıkarımın sayısı hiç az değil. kimseninkinden daha fazla hayal kırıklığı yaşadığımı iddia edecek değilim ama benimkiler beni çok etkiliyor. ve sanırım ki hiç birisini unutmuyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;lisedeyken aşık olduğum bir kız vardı. sonra benim bir arkadaşım vardı ama bu kız benim arkadaşıma aşık gibiydi sanki. sonra bu aşık olduğum kızın bir arkadaşı vardı, o da bana aşık gibiydi sanki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tüm bu "gibiydi sankiler" aydınlatılmayı bekleyen gri noktalardı. içlerimizden en akıllı olanı harekete geçecek, en aptal olanın zaafları harekete geçecek ve bu karmaşa çözülecekti. derken sanki bana aşık gibi olan kız  bana gelip benim aşık olduğum kızın arkadaşıma değil de bana aşık olduğunu söyledi. ben de buna inandım. sonra aşık olduğum kıza gittim fakat kız da bana benim arkadaşıma aşık olduğunu, bana aşık olan kişinin ise kendisinin değil de arkadaşının olduğunu söyledi. ben de arkadaşıma gittim ve suratına güzel bir osmanlı tokatı çaktım. ama tokat yüzüne tam oturmadı ve hatta daha çok kulağına geldi ve kulağı deli gibi çınlamaya başladı. onun dediğine göre tabii, yoksa ben ne bileyim kulağına ne olduğunu serserinin. tüm bunların devamında benim aşık olduğum kız arkadaşıma koşup onun çınlayan kulağına eğilip "seni seviyorum serkan, seni çok seviyorum" dedi. tabii arkadaşımın kulağı çınladığı için onun dediklerini duymadı. bu tokatı kızın yüzünden yediğini anladığı için ve kendisi esasında eşcinsel olduğu için ve esas yönelimi bana olduğundan ötürü -bunu epey bir sonra öğrenecektim- içine düştüğü durumu oldukça içerledi ve kıza okkalı bir tokat çaktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tüm bunlar olurken şöyle bir etrafıma baktım ve bana aşık olan kızı gördüm. bir anda kendisine yoğun şekilde cinsel dürtü aktarmak istedim neyseki bu istek kısa sürdü. tokatı çaktığım arkadaşımın kulağındaki hasarın geçici olmadığı ortaya çıktı. "geçici olmayan hastalık yoktur, her şey ölünce illa ki bir şekilde geçer lan" dedim. biraz güldük ama çok değil. bu olaydan 8 sene sonra falan askere gitmesi gerektiğinde, eşcinsellik raporu alıp çürüğe çıkabileceğinden bahsediyordu ama benim tokatım sayesinde buna gerek kalmadı. oysa ki ben size çeri domateslerden bahsedecektim. laf lafı açtı. &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-4480174668630825245?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/4480174668630825245/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=4480174668630825245' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4480174668630825245'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4480174668630825245'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/09/ceri-domatesler-ve-bir-takm-hayal.html' title='çeri domatesler ve bir takım hayal kırıklıkları'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-52lRU0l7fu0/TmKYljetdKI/AAAAAAAAAR0/LOZ54Gbfiwc/s72-c/%25C3%25A7eri.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-8090760940030891212</id><published>2011-08-25T05:19:00.000-07:00</published><updated>2011-08-25T06:41:27.570-07:00</updated><title type='text'>kayısı (bilimkurgu hikayesi)</title><content type='html'>ne kadar gizlemeyi çalışmış olsam da "ne oldu canım" diye sordu sevgilim. "bir şey yok" desem olmazdı. çünkü bir şey vardı ve bu çok da belliydi. böyle durumlarda gerçeği inkar etmektense onu başka bir tarafa yönlendirmem yani olayı saptırmam daha işe yarar bir sonuç veriyordu. "başım döndü biraz yahu" dedim. az önce kucağımdaki meyve tabağından düşen kayısıyı almak için koltuğumdan kalkmıştım. yerde yuvarlanan kayısı az ilerimdeki diğer bir koltuğun altına doğru gitmişti. tam eğilip kayısıyı almak için uzanmıştım ki, evet işte tam o anda koltuğun altından bebek eli gibi küçük ama aslında bir bebeğe ait olmadığı cildinin yaşlılığından ve kıllarından belli bir el uzandı ve kayısıyı elime tutuşturdu. tabii bu olaya şahit olunca betim benzim attı. neydi bu? bir insan mıydı? ama koltuğun altına bir insan sığmazdı. cin mi acaba diyeceğim ama onlar böyle fiziksel olarak varlar mı tam bilemiyorum. bir an için acaba çıldırdım mı diye düşündüm. elimdeki kayısıya bakıyordum. ama evet, gerçekten de öyle olmuştu, ben koltuğun altına uzanmamıştım, oradan bir el uzanmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"ayran ister misin canım" dedi sevgilim. "ayran mı, neden ki?" dedim az önce attığım yalanı unutarak. "e başım döndü dedin, belki de tansiyonun düşmüştür" dedi iri gözlü sevgilim, o ışıklı ela gözlerini daha da açarak. "ayran iyi olur" dedim. koltuğa uzanmam konusunda kesin talimat aldım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;koltuğa uzanırken halen elime tutuşturulmuş kayısıyı sıkıca tuttuğumu farkettim. sanki onu saklamaya çalışıyormuşum gibiydi. saklamak istediğim bir şeyler vardı ama bunlar soyut bir kavramdı. sanırım kayısı, gizlemek istediğim olayı sembolize ediyordu. kayısıyı yeyip yememek arasında tereddüt ettim. esasında böyle bir tereddüt geçiren kişi genellikle o kayısıyı yer. şoka uygun bir davranıştı yani kayısıyı yemek. ama ben yemedim. hatta tam tersine, o korku filmlerindeki süper meraklı çok bilmiş gibi olayın üstüne gidecek bir hareket yaptım. yerimden birazcık doğrulup kayısıyı tekrar az önceki olayın gerçekleştiği koltuğa doğru attım. kayısının yuvarlanışını ağır çekimde gol tekrarı izler gibi izledim. kayısı ivmesini kaybederek sakince koltuğun altına girdi. o sırada dev bardağa boca ettiği yoğurdun üstüne su dökmüş olan sevgilim, bir çorba kaşığı ile ayranı karıştırmaya başladı. bardağa vuran kaşık sesleri gittikçe artıyorken ben pür dikkat koltuğun altına bakmaya devam ettim. kaşık sesleri kesildi. hiçbir şey olmadı. ayranım hazırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;koltuğumda doğrulup sevgilimin getirdiği ayranımı içtim. "nasıl oldun" dedi, "iyiyim" dedim. gerçekten de az önce yaşadığım olağanüstü duruma rağmen kendimi hemen toparlamış ve olaya bir bilim adamı şüpheciliğinde yaklaşmaya başlamıştım. ne pahasına  olursa olsun o koltuğun altındaki gerçeği öğrenmeliydim. sadece tek bir tereddütüm vardı. o gerçek yüzünden bundan sonra hayatımın değişecek olması, bir sürü külfete katlanmak zorunda olmak falan canımı sıkıyordu. misal bu elin bir uzaylıya ait olduğunu düşünelim. bana kayısı'yı uzatması hayli dostça bir hareketti. demek ki iletişim istiyor falan. ve muhtemelen benimle iletişim kurmak ona yeterli gelmeyecek. benle, sonra eşimle sonra annemlerle falan derken bir bakacağım evinde uzaylı beseleyen ilk dünyalı olarak nbc senin bbc benim koşturuyorum. belki de çok para kazanacaktım ama o zaman da yok büyükada'da ev yok alaçatı'da ev derken efendime söyleyeyim bunların dekoru derken efendim o yazlıkta parti, bu kışlıkta parti derken iyiden iyiye kendime zaman ayıramaz olacaktım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;daldığım sıkıntılı düşüncelerden beni kendime getiren yine sevgilim oldu. "kayısını çekirdeğini versene" dedi. "ne kayısısı" dedim. "demin yerden aldığın kayısıyı yemedin mi?" dedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"yemedim" diyemezdim çünkü ortada kayısı yoktu. yedim desem çekirdeğini vermek zorunda kalacaktım. "çekirdeği düşürdüm" desem yine rahatım  kaçacaktı çünkü düşürdüğüm çekirdeği bulana dek bana rahat vermeyecekti. minderler kaldırılacak, koltuklar çekilecek, halının üzerine iki avuç yapıştırılıp kaydırılarak yerde çekirdek aranacaktı ve bu süreçte eninde sonunda benim bulunduğum merkezden uzaklaşacak ve uzaylı yaratığın koltuğunun altına kadar gidecekti. süreci hızlandırmak için "kayısıyı yine düşürdüm, ta şu koltuğun altına doğru sekerek gitti" dedim. evet. bir kere de uzaylı ile sevgilim yüzleşsin istedim. ben tekrar yüzleşemeyecek kadar tembel hissediyordum kendimi. üstelik bu bilimsel çalışmamın da bir parçasıydı. bakalım yaratık sevgilime de elini uzatacak mıydı? eğer uzatmazsa bu iki anlama gelirdi. ya sadece  benimle iletişim kurmak istiyordu ya da çıldırmıştım. iki seçenek de pek işime gelmiyordu. elini uzatması da başıma dert açabilirdi. az önce dediğim gibi. sevgilim yaratığı çok sevebilirdi ve televizyonlara çıkmalar falan. nefesimi tutup ne olacağını izlemeye başladım. koltuğun altına doğru eğildi, kolunu aralıktan uzattı ve kayısıyıyı aramaya başldı. kolunu ucuna bez takılmış bir oklava ile koltuğuna altındaki tozu alır gibi salladı bir iki. hayır, kayısı yoktu. ve sıra en gerilimin zirve yaptığı ana gelmişti. benden koltuğu kaldırmamı istemişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;burnumdan öfkeli bir nefes verip yerimden kalktım ve koltuğa doğru yürüdüm. iki kolçaktan kuvvetlice yakalayıp büyük bir ciddiyetle koltuğu havaya kaldırdım. hiçbir şey yoktu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu koşullar altında ben çıldırdığıma hükmettim. fakat çıldırmış birisinin herhangi bir şeye de hükmedemeyeceğini çabuk idrak ettim. idrak da çıldırmış birisine uygun bir davranış değildi. hükmettiğime ve idrak ettiğime göre çıldırmamıştım ama neredeydi bu uzaylı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"nerede bu uzaylı lan" diye bağırdım kendimi tutamayarak. sevgilim endişeli gözlerle bana baktı. "ne oluyor canım" dedi. "turist ömer'den bir diyalog" dedim en sevimli yüz ifademle. "izlemedin mi spock'ın falan olduğu macerayı?" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;izlememiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;saat henüz dokuz buçuk olsa da yatmaya karar verdim. yaşadığım gerilim bana oldukça fazla gelmişti. zaten çabucak da uyumuşum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uyandığımda başucumda bir tana kayısı vardı ve sevgilim hala derin uykudaydı. aldırmayarak onu uyandırdım. "kayısıyı buldun mu dün gece?" dedim. "ne?" dedi..."kayısıyı diyorum, kayısıyı buldun mu dün gece?" dedim "ne kayısısı ya uyuyorum ben" dedi. "bulamadın mı yani" dedim sert şekilde omzundan sallayarak. iki eliyle beni itti ve dönüp uyumaya devam etti. "dolapda var daha kayısı" dedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;onu tam olarak uyandıramdığımdan istediğim soruya cevap alamamıştım. "ama kayısıyı bulsa bile neden gelip başucuma koysun ki?" diye düşündüm. evet. o kayısı yıkanır ve meyve sepetine geri koyardı. bu bizim evin diyalektiğinde asla şaşmayacak bir durumdu. o zaman kayısıyı uzaylı getirmiş ve ikinci kez bana teslim etmişti. çok uzun süre uyuduğum için harika dinlenmiştim zihnim çok acayip çekilde çalışıyordu. kayısıyının çekirdeğini çıkartığ ağzıma attım ve hızla çiğnemeye başladım. evde uzaylı vardı, hala da olabilirdi. ama ben bunu istemiyordum, gerçekten de hiç istemiyordum. tekrardan yatıp yorganı üstüme çektim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;iki ay sonra alt kat komşum letterman'ın programına çıktı. &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-8090760940030891212?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/8090760940030891212/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=8090760940030891212' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8090760940030891212'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8090760940030891212'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/08/lukovcan.html' title='kayısı (bilimkurgu hikayesi)'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-7774847255610629988</id><published>2011-08-23T00:18:00.000-07:00</published><updated>2011-08-23T01:18:54.125-07:00</updated><title type='text'>bir lira için</title><content type='html'>1 0cak akşamı Kadıköy sokakları bomboştu. Anadolu yakası gençleri bir gece önceki ne idüğü belirsiz çılgın partilerden sonra evlerinde dinlenmeye çekilmişti. Üsküdar'a dönmek için dolmuş durağına geldim. Durakta da kimse yoktu. Yolcu yoktu, dolmuşçu yoktu. Bir de artık kahya mı denir ne denir, hani o insanları sıraya sokan adam yokken durakta sıranın başlaması gereken yeri belirleyecek kişi sen oluyorsun ya... Kahya da varken "bu adama ne gerek var burada" diyorsun ama yokken de onu nasıl arıyorsun. "Gelse de burada beni sıraya soksa" diye geçirdim içimden.  Tam olarak duracağım yeri gösterse ve sonra da dolmuş geldiğinde şöföre de duracağı yeri gösterse ve en nihayetinde kapı açıldığında parmağıyla içeri gösterip "Buradan bineceksin" der bir tavırla beni yönlendirsin istedim. Onun yokuluğunu gerçekten de sevmiyormuşum. Şimdi bu boşlukta üzerime yapışan zoraki liderlik kostümünü giymek zorundaydım. İşte bunu sevmiyorum. Sadece bunu değil, hiç bir şeyin zorakisini sevmiyorum. Liderlik dediğin ele geçirelecek bir şey olmalı bence, başka kimsenin boşluğunda üzerine atlanacak bir şey olmamalı. Durağın yeri doğru dürüst belirlenmemiş olduğu için, ilk kişi bir şekilde bayrak adam oluyor. Her neyse. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bekledim, bekledim, dolmuş gelmedi. Sonra iki çocuk daha gelip sıraya girdi. "Amma bekledik ya" diye söylenmeye başladık. Bilemiyorum, belki dolmuşçular da kafayı fena kırmışlardı bir gün önce. Dolmuş yok! Üsküdar'a kadar yürünebilirdi, bu sevdiğim de bir şeydi. Fakat bu seçeneksizlikten ötürü yürümek istemiyordum. İşte bir kere daha o katlanılmak zorunda olan mecburiyetler... Eğer durakta dolmuş olsaydı, yürümeyi seçebilirdim ama dolmuş yokken yüürmek zorundaydım ve işte tam da bu sebepten yürümek istemiyordum.  Bekleyişin sonunda gelenler dolmuşçular değil de taksiciler oldu. Dolmuş 1,85 liraydı. Taksicilerden birisi ise bize "3er lira verin atayım Üsküdar'a" dedi. Sıradaki çocuklar bu fikri çok tuttular fakat ben duymamazlığa geldim çünkü cebimde dolmuşa vereceğim 2 lira var sadece. Dediler "Abi hadi binelim", dedim "Benim 2 liram var.". "Haaaa" dedi birisi manalı şekilde gözlerini kocaman açarak. "O zaman o iş olmaz" demek istedi yani. Sonra azıcık daha bekledik, bir kişi daha geldi. Ona sordular, varmış 3 lirası. Beni durakta bırakıp gittiler. Bir lira için! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karacaahmet'in orada sokaklarda kimsenin olmamasını fırsat bilen köpekler her zaman takıldıkları mezarlık alanını biraz terk etmişler ve boş sokakların efendileri durumuna gelmişlerdi. O an izlediğim onlarca bilim-kurgu filmi geçti aklımdan. İnsanlar çekilir, sokakları köpekler ele geçirir. Büyük ihtimalle böyle bir şey olacaktı. Kendilerini durduracak ve besleyecek kimse olmayınca köpekler önce sağda solda yeni ölmüş insanlara, sonra da mezarlardaki kemiklere saldıracak ve en nihayetinde birbirlerini yemeye başlayacaklardı. Sonunda sadece tek bir köpek kalana dek sürecek büyük bir kavga... Ve o tek köpek de son rakibini yedikten üç beş hafta sonra açlıktan ölecekti nihayetinde. Aslında ilk o ölse daha iyi değil miydi, bu kadar ölüm korkusu ile yaşayıp sonra yine ölmektense birinci gün ölse bence daha iyiydi. Bu hiç tanımadığım köpeğe acıyarak ve kendi kendime gülerek onların aralarına doğru sokuldum. Doğrusu biraz tehdit edici tavrılar içindelerdi. Tedirginliğimi gizlemeye çalıştım. Esasında geçebileceğim başka bir yol daha vardı ama köpekler bir sokağı tuttuğu için diğer yoldan gitmek de bana bir mecburiyet gibi geldiğinden, bu mecburiyet hissine inat, köpeklerden hayli korkmama rağmen onların arasına daldım. İnşallah dikkatlerini çekmem derken bir tanesi yattığı yerden bana bakarak bir kere havladı. Alt düşleri çürümüştü ve çarpık çarpıktı. "Tanıdığım çok iyi bir ortodontist var" dedim köpeğe ama o bir daha havladı. Sonra başka bir tanesi havladı ve sonra bir başkası daha. Gerginlik artıyordu. Koşmazsam bana saldırmayacaklarına emindim ama koşmamayı başaracak cesaretim yoktu. Topukladım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zamanlar iyi bir koşucuydum ama o zamanlar geçmişti.Köpekler tarafından kuşatılmak üzereyken kuvvetli bir korna sesi ve okkalı bir küfür duydum. Boş bir Kadıköy-Üsküdar dolmuşu gelmiş ve köpekleri korkutmuştu. Dolmuş yanımda durdu, kapı açıldı. "Boş dolmuş" diyorum ya orayı biraz daha açayım. Dolmuş bomboştu. Şöför bile yoktu. Yine de bindim dolmuşa. Kendi kendine hareket etti. Çok teknolojik, mekanik bir sürüşü olan bir arabadan ziyade görünmez bir el tarafından direksiyonu çevrilen, vitesi atılan bir araba gibiydi. Pedallara basan görünmez ayaklar da vardı sanki. Köpeklerden o kadar korkmuştum ki, dolmuşun bu fantastik halini sorgulamaya gerek duymamıştım. Neticede bu araba nasıl bir güç tarafından idare ediliyor olursa olsun beni kurtarmıştı. Daha fazlasının önemi yoktu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Doğancılar parkı" dedim, araba hızlandı. Parkın orada durduğumuz zaman direksiyonun yanına açılmış örtüye iki lira bıraktım, üstünü almadım. &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-7774847255610629988?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/7774847255610629988/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=7774847255610629988' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/7774847255610629988'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/7774847255610629988'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/08/bir-lira-icin.html' title='bir lira için'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-2774703379066633172</id><published>2011-08-21T05:20:00.000-07:00</published><updated>2011-08-23T00:18:07.169-07:00</updated><title type='text'>mizahın sırrını arıyorum</title><content type='html'>son zamanlarda yazmaktan çok fazla zevk alamıyorum. aslında yazma eylemenin kendisinden ziyade ortaya çıkan sonuç benim için fazla tatmin edici değil. acaba diyorum, "bundan bir iki sene evvel daha mı iyi yazıyordum ki" deyip eski yazdıklarıma bakıyorum. arada şöyle bir far var. bir deli enerjisi söz konusu. bu beni başka yazarlardan farklılaştıran bir şey hatta. ama o enerjinin içinde disiplinsizlik, işçilikten uzak özensiz cümleler gerçekten de çok göze batıyorlar. okuyucuyu sürekli olarak "acaba bundan sonraki cümlede ne olacak" diye merakta bırakıp yazıyı süreklemek, pek de bilinçli olarak yaptığım bir şey değildi doğrusu. aslında ben bunu yazarken değil de konuşurken yaparım durmadan. muhatabın ilgisinin kesilmesinin korktuğum için olacak, onu sürekli olarak anlattığım hikayenin içinde tutmaya çalışırım. bir gün yazmaya başladığımda da, doğal olarak bu tarz üzerinden devam ettim. yazarken başka, konuşurken başka birisi olamazsınız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;fakat gel zaman git zaman, bu enerjik stilin aslında benim ilerlememe mani olduğunu fark ettim. tamam, bir şeyleri başlatmış olabilirdi ama ne yaptığımı ölçüp biçmeden yazdığım zaman bir yerlere giden ama aslında hiç bir yere varamayan birisi gibi oluyordum. nereye gitmek istediğim ile ilgili bir fikrim yoktu. sadece gitmek istiyordum. ama fantezilerin de varacak bir yere, bir koordinata ihtiyacı vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gel zaman git zaman bazı eksikliklerimi fark ettim ve "ben bu işi neden yapmak istiyorum, nereye varmak istiyorum" gibi sorularla kendimi geliştirmeye başladım. daha fazla yazmadan önce oldukça fazla okumam gerektiğini anladım. bu benim için önemli bir milattı. ama ne okuyacaktım? klasikler mi yeni yazarlar mı, roman mı, edebiyat mı? doğrusu bu konuda hiç bir fikrim yoktu. bir arkadaşım bana etgar keret'in samir el-youssef ile birlikte yazdıkları gazze blues isimli kitabını tavsiye etti. kitabı çok beğenmiştim. doğrusu vurulmuştum. etgar'ın yarı fantastik dünyası ve duru bir anlatımı vardı. bu benim yapabileceğim bir şeydi. samir ise apayrı bir olaydı benim için. ondan şu anda bahsedemeyeceğim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;etgar'ı okuyup yazı yazmaya çalışmak biraz nba action izledikten sonra sokağa çıkıp basket oyanama arzusuna benziyordu. kimi sanatçılar işlerin ilham vericidir. onları izleyince yaptıkları şeyi tekrar etmek çok kolaymış gibi gelir. bu sanatçılardan alınan ilham tehlikelidir. işe giriştikten bir süre sonra "keşke hiç bulaşmasaydım" der insan. etgar da bunlardan birisi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;etgar ile ilgili ilginç olan kendisinin kitabı ile brlikte yayımlanan röportajlarına da denk gelmiş olmam. buralarda adamın okuma listesini edinme fırsatım oldu. son dönemde bu listeyi takip etmeye çalıştım. kafka ve bulgakov'u bu sayede okudum. oldukça etkilecilerdi. sonra işin kökenine inip dostyevski'den suç ve ceza ile yeraltından notlar'ı okudum. sonra işin kökeninin dostoyevski olmadığını, ondan önce gogol (ondan önce kim bilir kimler) olduğunu fark ettim. bu süreçte okuduklarım beni daha iyi bir yazar yapmaktan çok bana ne kadar vasat ve hatta yer yer kötü olduğumu fark ettirir niteliktelerdi. fark etmek eksiği gidermenin ilk aşamasıdır ama benim bunun üstesinden gelebilecek yeteneğim, halim, vaktim olacak mı, pek sanmıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-2774703379066633172?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/2774703379066633172/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=2774703379066633172' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2774703379066633172'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2774703379066633172'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/08/mizahn-srrn-aryorum.html' title='mizahın sırrını arıyorum'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-8020834870560337337</id><published>2011-08-17T00:20:00.000-07:00</published><updated>2011-08-17T00:30:26.496-07:00</updated><title type='text'>iki duble rakı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-proUQ2WOnhI/TktuCqxJK0I/AAAAAAAAARs/vaaFQ-Ek6Gg/s1600/rak%25C4%25B1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 280px; height: 210px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-proUQ2WOnhI/TktuCqxJK0I/AAAAAAAAARs/vaaFQ-Ek6Gg/s400/rak%25C4%25B1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5641723950330882882" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;iki duble rakı ile &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;beste yapılır, &lt;br /&gt;şiir yazılır, &lt;br /&gt;öykü yazılmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bazı şeylerini cevabını bulur gibi olursun&lt;br /&gt;aslında sorular manasını yitirir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sevişebilirsin&lt;br /&gt;bazı şeyler eksik, bazıları fazla olur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;insanların söylediklerinden çok &lt;br /&gt;söylemek istediklerini duyar gibi olursun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;üzerine dikilen elbisilerin tümünün&lt;br /&gt;dikişleri atar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;iki duble takı ile doğru yolu bulamazsın&lt;br /&gt;doğru yol diye bir şey olmadığını&lt;br /&gt;anlar&lt;br /&gt;gibi olursun.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-8020834870560337337?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/8020834870560337337/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=8020834870560337337' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8020834870560337337'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/8020834870560337337'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/08/iki-duble-rak.html' title='iki duble rakı'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-proUQ2WOnhI/TktuCqxJK0I/AAAAAAAAARs/vaaFQ-Ek6Gg/s72-c/rak%25C4%25B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-3262105344550820006</id><published>2011-08-15T00:26:00.000-07:00</published><updated>2011-08-16T13:22:37.173-07:00</updated><title type='text'>yayınevi</title><content type='html'>&lt;br /&gt;Cem Bey, &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Mizah öykülerini dikkate alıyor musunuz bilemiyorum ama bir öykümü değerlendirmenize sunmak istedim. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Belki de bu tarz yazan ya da bu kadar yazabilen birisine yatırım yapmayı tercih etmeyebilirsiniz. Yazı sitlim çok öznel ve  fazlasıyla doğaçlama ve pek eğitimli değil. Sizin web sitede belirttiğiniz "adam edilecek" metinler yazan bir amatör olabilirim. Fakat kendime ve gelişme potansiyelime güveniyorum. Beni olduğumdan daha iyi hale getireceğine emin olduğum için editörlük hizmetinizden de faydalanmak isterim. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İyi çalışmalar dilerim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haziran 2008&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kerem Oğuz selamlar,&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Öykünüz için teşekkürler, ancak ne yazık ki değerlendirebileceğimiz bir çalışmaya işaret etmiyor. Bu demek değil ki ileride, daha olgunlaşmış metinlerinizle ilgilenmeyiz.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Sevgiyle,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haziran 2008&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhaba Cem Bey, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen sene size bir iki yazımı göndermiştim, siz de değerlendirip fikrinizi belirtmiştiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen süre boyunca yazmaya mesai ayırmaya devam ettim ve metinlerimin biraz daha olgunlaştığını, daha elle tutulur hale geldiğini düşünüyorum. Amatör bir mizah yazarı olarak elimde değerlendirmeyi düşündüğüm çok fazla kısa öykü oluştu. "Değerlendirmek" ile kastım yayın grubunuzdan profesyonel hizmet satın alıp öykülerimi kitaplaştırmak. Geldiğim noktada tam olarak nereden başlayacağımı bilemiyorum. Yazdıklarımın kitaplaşması konusunda saplantılı bir ihtirasım yok. Başlangıç olarak belki bir kaç öykümü editör süzgecinden geçirip çıkan sonuca göre hareket etmek daha sağlıklı olur diye düşünüyorum. Bana bir garanti vermenizin mümkün olmadığını biliyorum ama metinlerim yeterince iyi değilse, depolarda çürüyecek kitaplara dönüşmelerinin bir anlamı da yok. Özetle, eğer bana yardımcı olmak isterseniz,  hem profesyonel görüş ve hizmetinize hem de dürüst eleştirilerinize ihtiyacım olacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediğim gibi nereden başlayacağımı kestiremiyorum. Sanırım gelip sizinle veya çalışma grubunuzda bu işle ilgilenen kişiyle bizzat görüşmem daha doğru olur. Ama bu görüşmeden önce de mutlaka bir iki yazımı okumuş olmanızı isterim ki hakkımda belli başlı bir fikriniz oluşmuş olsun, böylelikle sizin de bu görüşmede bana söyleyecek somut bir fikriniz olsun. Bilmiyorum doğru mu düşünüyorum? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafta içi saat akşam yediden itibaren, hafta sonu da size uygun olan herhangi bir saatte görüşmek için gelebilirim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekte bir tane yazım var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygılar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekim 2009&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kerem Oğuz selamlar,&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Öykünüzü okudum. Matrak; "şimdi onu orda bırakın buraya bakın" kurgusu da güzel. Rahat okunuyor. Öte yandan çok özensiz yazılmış, çalakalem. Hem dilin kendisi öyle, hem de çok yazım hatası var. Dert değil, birisi düzeltir sonuçta, ama "işçilik" konusundaki tavrınızı eleverdiğini düşünüyorum. Bir de tabii, "ne okudum?" sorusuna cevap arayan okuyucu, tatmin edici birşeyler söyleyemiyor kendine. Bir yere gitmiyor öykü; sanki daha büyük bir bütünün parçasıymış gibi duruyor, bir alıntı. Anlatıcının hayatından bir kesit sunacak bir romanın parçası olabilir örneğin. "Kadıköy Felsefesine Giriş" ya da "Yalnız Balayı" türü birşey...&lt;br /&gt;Yazdıklarınızın üzerinde daha çok düşünmeniz ("ne yazıyorum/bu ne?" "bunu niye yazıyorum?" "nasıl yazmalıyım?"), daha çok çalışmanız gerek gibi geldi bana, darılmazsanız.&lt;br /&gt;Kitap için daha erken, derim.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Sevgiyle,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekim 2009&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhaba Cem Bey, &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Önceki yıllarda "olgunlaşmaya çalışan bir yazar adayı" olarak size iki kere yazı göndermiştim. Elbetteki hatırlamınız mümkün değildir, zaten buna pek gerek de yok. Bana verdiğiniz tavsiyelerden çok faydalandım ve bir yandan bu işlerden çok uzak bir memuriyet hayatı yaşayan birisi olarak yazıya da yapabileceğim yatırımı elimden geldiğince yapmaktayım. Fakat bu olgunlaşma meselesi beklediğimden çok çetin geçti gerçekten. Size her sonbahar bir yazı gönderip gelen eleştirinize göre nasıl bir gelişim gösterdiğimi anlamak istemiştim. Bu süreçte geçen sonbaharda göndermeliydim ama bir önceki sene getirdiğiniz eleştiriler konusundaki gelişimimi yetersiz görüp biraz daha güveneceğim bir metin olşturana kadar çalışmaya devam ettim. Şimdi elimde bir öykü var ve bana bir kere daha yardımcı olabilirseniz gerçekten çok mutlu olurum ve sizi en az bir sene daha rahatsız etmeyeceğime dair and içerim. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Eğer öykümü okumaya vaktiniz olmazsa daha önce gösterdiğiniz ilgi için bir kere daha çok minettar olduğumu söylemek isterim. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Saygılar. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kerem. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temmuz 2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhaba Kerem Oğuz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslına bakarsınız size bu maili yazmaya tenezzül dahi etmedim. Blog okuyucularınız hayatınız boyunca hiç bir işe yaramamış altıncı hissiniz sayesinde zihnimden geçenleri aşağı yukarı sezmeniz sayesinde bunları okuyor. Aslında böyle bir mektup hiç olmadı. Matrixdeki kaçık gibi... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence artık bana mail yazmayı bırakmalısınız. Başladığınız noktadan bugüne kadar bir gelişim katedilmiş. Biraz bir şeyler okunmuş, bana gönderilen son öyküye kafa yorulmuş olabilir. Fakat evet, bir kere daha diyorum bir gelişme var ama başlangıç noktanız o kadar aşağıda, o kadar geride ki siz %10 geliştiğinizde boyunuz 150 santimden 162,5 santime taşıyan hevesli bir basketbol oyuncusu gibi oluyorsunuz. 12,5 santim uzadınız! Bravo! ama 162,5 oldunuz yani. Seçmeye girebilmek için 198 santim olmanız gerekiyor. Ha gayret!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benden istediğiniz mail bu mu? Ancak bu şartlarda mı bırakacaksınız yazmayı? Ne bleyim mesela pinponcu ya da halterci falan olmanız için, size bunu mu yazmam lazım illa ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazamayacağım. Çok üşeniyorum. &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-3262105344550820006?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/3262105344550820006/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=3262105344550820006' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/3262105344550820006'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/3262105344550820006'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/08/yaynevi.html' title='yayınevi'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-5667403430304946962</id><published>2011-08-12T12:59:00.000-07:00</published><updated>2011-08-12T13:51:22.816-07:00</updated><title type='text'>yaratıcılık vs</title><content type='html'>suç ve ceza'nın bir bölümünde raskalnikov ve dünya'ya askıntı olan zampara arasında "hayalet görmek" falan gibi konular üzerine bir tartışma vardı. orada işte diğer adam bu tarz sanrılar gören insanların sağlıksız olduğunu ama sağlıksız olmalarının gördüklerinin doğru olmadığı anlamına gelmediği üzerine bir tezi vardı. bu adamın görüşüne göre sağlıksız insan, tam olarak bu dünyada şartlarında uygun şekilde yaşayamayan insandır. yani bir ayağı dünyada iken diğerinin nerede olduğu çok belli değildir. işte bu haldeki insanın, özellikle de ruh sağlığı bozuk olan insanın gördüğünü söylediği hayalet, yaşadığını söylediği ruhsal azaba "sanrı" deyip geçmek doğru değildir. bunlar sağlıklı insan için anlaşılamayacak şeylerdir sadece. özetle sağlık insanların delilerin ya da yarı delilerin anlattıkları şeyleri anlayamamaları ya da kanıtlayamamaları, anlatılanların doğru olmadığı anlamına gelmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;biraz karışık anlatmış olabilirim. malumunuz dostoyevski değilim. sadece ben değil, kimse dostoyevski değil. ama kitabı okumuş olanlar neyi hatırkatmak istediğimi anlayacaklardır. okumamış olanlar da benim yazarlığım ile idare edecekler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"yaratıcılık" denen şeyden bahsetmek istiyorum. yukarıdaki bilgiler ışığında, bunun bir hastalık olduğunu söylemek yanlış olmaz. bu bir iki dünya arasında kalma durumudur. yıllar süren terapiden çıkardığım kadarıyla da bilinç ile bilinçaltı arasında varolması gereken duvarın şeffar,hassas ve geçirgen olması ile alakalı bir durum. ruhen, iki dünya arasında kalmak olarak da açıklanabilecek bir hal. piskanalatiz bunu insanın geçmesi gereken evreleri tamamlayamaması olarak açıklıyor. yani aslında bebeklikten çocukluğu, oradan ergenliğe ve oradan yetişkinliğe geçmek gerekiyorken bebek kalan bir tarafamız yetişkin dünyasına tam olarak adım atmamıza izin vermiyor. bu sebeple yetişkenler dünyasına gelen bir bebeksi yaratık, burada yaşayan bir çok insanın rahatça yaptığı bir çok şeyi bir türlü beceremezken, onların hiç bir şekilde akıllarına gelemeyecek, rüyalarında bile göremeyecekleri fikilerle ortalıkta dolaşıyorlar. biz bu kişilere yaratıcı diyoruz. çok azı bu durumun farkında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yaratıcılar sanki ilave bir yeteneğe sahiplermiş gibi duruyorlar. "çok yaratıcıyım" demek bir böbürlenme, "çok yaratıcısın" demek bir iltifat olarak kabul ediliyor. oysa karşımızda dikilip "ben çok yaratıcıyım" diyen insana nazikçe "geçmiş olsun" dememiz gerekir. çünkü o kişi varlığını kabul ettirmek için sürekli olarak bir şeyler üretmek, vermek, başka açıdan bakmaya çalışmak gibi bitmek tükenmek bilmeyen görevleri vardır. farkını ancak bu şekilde ortaya koyabildiği bir dünyada yaratıcı olmadan ayakta kalamayacağını düşünür. yeni bir şey üretmeye çalışırken kendisinin kim olduğu, ne istediği, gerçek anlamda hayata ne katabileceği gibi sorularla yüzleşme fırsatını bile bulamaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işin en kötü tarafı aslında yaratıcılık ile yakından uzaktan alakası olmayan insanların kendilerini bu sınıfa koymak için olağan üst bir efor harcamalarıdır. onların harcadıkları efor, yaratıcıların harcadıklarından da fazladır çünkü yaratıclar en azından oldukları gibidiler. çok matah olmasalar da, onlar öyledir işte. peki ya diğerleri? diğerleri bu işe o kadar asılırlar ki, yaratcıların da önlerini kapar ve zaten az olan hareket alanlarını daha da daraltabilirler. durumu daha iyi anlamak için kafamızda şöyle bir resim çizebiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;normal sağlıklı insanlar var ve bunlar sokakta yürüyerek işlerine gidiyorlar. yaratıcılar diye adlandırdıklarımız ise aslında bu kalabalığa karışmaktan korktuklarından, bunların arasında yaşayamacak olmalarından ötürü uçmayı öğrenmişler, diyelim. esasında kuşların tam tersine, insanlar bebekken uçar, yetişkin olunca yürümeye başlarlar. yaratıcılar, asla yere inememiş olanlardır. bu özel durumları ayrıcalık gibi gözükse de gerçek hayat yer yüzündedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi sadede geleyim biraz. yani kendime. ben bu bahsettiğim insan gurubundan olduğumu düşünüyorum ve bunun bir tedavisi olduğunu sanmıyorum. "bu bir cücenin en azından 160 cm olsam" diye istemesi gibi bir şey. bazı fırsatlar kaçtı. bazı şeyler geç gelişti. kaçınamayacağım darbeler yediğim oldu. kendime yardım edebilecek özgüvenden yoksundum. bunu kazandığımda ise geç kalmıştım. evet. şimdi yani. artık biraz geç. fakat bundan sonra bu şekilde devam edeceğiz. bunu bilmek rahatlatıcı aslında. bunu kabul etmek iyi bir şey. bir yetişkinin yapacağı türden bir hareket. gerektiğinde yere inebilip, insanların arasında yürüyebilecek gücü bulmak demek. hiç bir zaman ortalama ruh sağlığı seviyesine gelemeyecek olsam da. gerekirse inerim, gerekirse uçarım. bu artık benim bileceğim iş. kusura bakma tanrım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bakmazsın biliyorum. &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-5667403430304946962?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/5667403430304946962/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=5667403430304946962' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/5667403430304946962'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/5667403430304946962'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/08/yaratclk-vs.html' title='yaratıcılık vs'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-858217984611328899</id><published>2011-08-11T01:27:00.000-07:00</published><updated>2011-08-11T01:41:00.547-07:00</updated><title type='text'>Paralel evrenlerdeki benler</title><content type='html'>paralel evrenlerde yaşayan benler neler yapıyorlar acaba. bu kişilerin köpek eğitmeni, maceraperest bir doğa sporcusu,bir anaokulu öğretmeni, bir pezevenk, melankolik bir şarkı güftecisi ve bestecisi, mezeci, antrenör, mirasyedi,yazar falan olabilirler. bütün bu insanların bir muhasebeciye ihtiyacı var tabi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o kişi de ben oldum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-858217984611328899?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/858217984611328899/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=858217984611328899' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/858217984611328899'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/858217984611328899'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/08/paralel-evrenlerdeki-benler.html' title='Paralel evrenlerdeki benler'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-3656613550936316856</id><published>2011-08-08T00:25:00.001-07:00</published><updated>2011-08-08T00:57:31.668-07:00</updated><title type='text'>woody allen olmaya en çok yaklaştığım an</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-y1NVdCfBEJc/Tj-W3pa-6AI/AAAAAAAAARk/7tDEGYCN1fw/s1600/woody-allen-2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 274px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-y1NVdCfBEJc/Tj-W3pa-6AI/AAAAAAAAARk/7tDEGYCN1fw/s400/woody-allen-2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5638391141247150082" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;blogdan çıkıp ya da blogu aşıp gerçek anlamda bir şeyler üretme arzum çeevremdeki insanlar tarafından biliniyor. kimisi beni yüreklendiriyor, bu işi gerçekten yapanlardan bir eksiğim olmadığını söylüyorlar. ben ise hiç bir zaman emin olamıyorum. bazen yazımın içinde zirve anları oluyor. bu ekseriye tekniğim ve berikliliğimden ziyade o en esen yaratıcılık rüzgarı ile oluyor. ben yazarlığımız sergen yalçın'ın futbolculuğuna benzetiyorum. haşa, elbetteki onun gibi bir deha bende mevcut değil fakat işte benimkisi de anlık, şımarık, şimşek gibi aniden patlayan ışıltılardan oluşuyor. devamlılık ve sebat yok. bunlar beni bir yazar yapmaya yetecek şeyler değiller. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bunu fark ettikten sonra önümde iki seçenek kalıyordu. eksik yanlarımı kuvvetlendirip daha bütün bir yazar olabilmek için çalışmak (zor yol) ya da hali hazırda iyi yapabildiğim şeylerin üzerine gidip pratiğimi arttırmak (nispeten kolay yol) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işte bu bağlamda "nispeten kolay yol" ile ilgili olarak bir fırsat geçmişti elime. bir arkadaşım skeç yazarı arayan bir yapımcı tanıdığı olduğunu söyledi bana. ben de "ben yazarım tabi kim yazacak" dedim ve adamla tanışmaya gittim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o hafta tatildeydim ve ertesi gün çanakkale'ye gidecektim. dolayısıyla adamla bir an önce görüşebilmek için ısrar ettim. neyseki bu buluşmayı ayarlayabildik. "bebek kahve'ye gel" dedi bana. bebek kahve'de yapılacak olan bir iş görüşmesi. işin sadece bu boyutu dahi benim için oldukça heyecan vericiydi doğrusu. daha önce çalıştığım sektörle ilgili olarak bir çok iş görüşmesine gitmiştim. ama hayatımda ilk defa, gerçekten yapmak istediğim bir iş ile ilgili görüşmeye gidiyordum. evren sonunda bana kapılarını açmış mıydı acaba? artık sevdiklerimle daha çok vakit geçirebilecek, uzun yürüyüşler yapabilecek, bazen salacak balıkçı barınağının kahvesinde, bazen kilyos ailelere mahsus çay bahçesinde, zaman zaman moda çay bahçesinde falan oturup elimde kağıt kalem, espiri mi üretecektim? bu şekilde yaşamımı idame mi ettirebilecektim yoksa? yarattığım karakterleri, yazdığım skeçleri tv'de mi izleyebilecektim? teyzem ertesi gün beni arayıp "çok güldük yavrum" mu diyecekti lan? bunların hepsi gerçekleşebilirdi. bunların hepsinin gerçekleşebilmesi, görüşmenin gidişatına, adamla kuracağım iliişkiye ve taslaklarımı beğenip beğenmemesine bağlıydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bebek kahvesinde buluştuk. çok kıllı bir adamdı. ilk takıldığım yüzünden,gözünden,elinden, kolundan fışkıran kılların gürlüğü oldu. ciks bir güneş gözlüğü raconunu bir parçası olan uçuk renklerde bir tişört. kibar birisiydi. kendisinin kim olduğunu ve neler yaptığını anlatırken gizleyemediği bir kibri vardı. hani şu saklanmak istenmeye çalışılan ama masaya mütaviziliği koydukça artan kibri vardı. zeki birisi miydim bilmiyorum ama kurnaz olduğu kesindi. çok kurnazdı ama kurnazlık ve zekayı karıştıran adamlardandı. kendisini zeki sanan kurnaz bir adam, kısa vadede çok yok katedebilirdi ve işte ona da böyle olmuştu. ben ise kurnazlıkla alakası olmayan ve zekasını konusunda hiç bir zaman hüküm veremeyen birisiydim. bu gibi eşleşmelerde her zaman kurnaz kazanır. bu sefer de öyle oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o konuştu ben dinledim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o konuştu ben dinledim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonra biraz daha konuştu, ben de biraz daha dinledim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;benden becerebildiğimce çok karakter yaratmamı istedi. bu karakterlere son şeklini verecek olan oyuncu olduğu için, oyuncunun bazı yarattığım karakterleri daha iyiye, bazılarını da daha kötüye çekebileceğini, hangi karakterin tutacağının asla belli olmadığını falan anlattı. çok uzun amandır mizah dergisi okuduğumdan, bunları zorlanmadan yapabileceğimden bahsettim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;konuşma devam ettikçe, bize çok az para ödeyecek olan bir kanalda çalışacağımızı, bana oldukça cüzzi bir miktar para kalacağını falan öğrendim. ama bu beni bozmadı. kendime güveniyordum. halihazırda çalıştığım iş yerimden aldığım paranın üçte birine razıydım. bu yolda ilk kapıyı açmanın çok zor olduğunu ama içeri bir girdikten sonra beni kimsenin dışarı ataayacağını düşünüyordum. alsında bedava bile çalışmaya razıydım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yeni bir woody allen geliyordu, savulsundu köpekler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yine konuşma devam ettikçe yarattığımız (tutan) karakterin reklam anlaşması yapabileceğini ve gerçek anlamda parayı işte o anda kazanabileceğimizi falan filan öğrendim. doğrusu o kısmı beni çok etkilemedi. ben üreterek, yazarak yaşayabilmek istiyordum ve bunun için ihtiyaç duyduğum para belliydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yapımcı bana görüşme mailini atmadan önce blog sayfamı okumuştu. yine buluşmadan önce belli taslaklar yazmamı istemişti. buradan bakınca "bu görüşme olabildiğine göre demek ki yazılarımı beğeniyor" yargısına varmıştım. görüşmenin sonunda benden yeni taslaklar da istedi. tatildeyken sürekli bir şeyler yazdım ve gönderdim. bana gönderdiği mailde kendisini hiç anlamadığım için serzenişte bulundu. anlaşılan beğenmemişti. ben de bu sefer biraz daha hırslı şekilde giriştim. sonuçtan memnundum doğrusu. adama tekrar postaladım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir daha bana cevap falan vermedi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-3656613550936316856?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/3656613550936316856/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=3656613550936316856' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/3656613550936316856'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/3656613550936316856'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/08/woody-allen-olmaya-en-cok-yaklastgm.html' title='woody allen olmaya en çok yaklaştığım an'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-y1NVdCfBEJc/Tj-W3pa-6AI/AAAAAAAAARk/7tDEGYCN1fw/s72-c/woody-allen-2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-7898840957521036517</id><published>2011-08-05T05:05:00.000-07:00</published><updated>2011-08-05T05:14:56.118-07:00</updated><title type='text'>üstümdeki aptal insan kostümünü çıkardım</title><content type='html'>görenler çok şaşırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bizim iş yerinin kapısı beni görmek isteyenlerle dolup taştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;patron kapıda bilet kesmeye başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"koşunnn üzerindeki insan kostümünü çıkaran adam buradaaaaa" diye bağırıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"aptal insan kostümü" diye düzelttim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"nasılsın?" diye soracak olursanız, diyeceğim tek şey şu : hafifim. banyo sonra uykusu gelen bir bebek gibiyim. suya konmuş martı gibiyim. rüzgara kapılmış kurumuş çiçek yaprağı gibiyim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;üzerimdeki aptal insan kostümünü çıkardım, çekmeceme koydum. bence hepimizin amacı bu olmalı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;insanlar müze ziyaret eder gibi bizim ofise giriyor. uzun bir tek sıra yapmışlar. bana bakıp gidiyorlar. fotoğraf çekenler de oluyor ama bu kimseler hayal kırıklığına uğruyorlar. çünkü fotoğraflarda kostümlü çıkıyorum. istesem olduğum gibi de çıkarım ama onları biraz zorlamak istiyorum. biraz zorlamadan olmuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"e daha daha nasılsın?" diye soracak olursanız, diyeceğim bir diğer şey de şu olabilir : akışkanım. eriyip de anasona karışan buz gibiyim. saçlarına dolan bahar kokusu gibiyim. biranın ilk yudumuyum, boğazından akan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;minareye düşen yıldırım gibiyim. bak şimdi neredeyim?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-7898840957521036517?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/7898840957521036517/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=7898840957521036517' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/7898840957521036517'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/7898840957521036517'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/08/ustumdeki-aptal-insan-kostumunu-ckardm.html' title='üstümdeki aptal insan kostümünü çıkardım'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-5392785805877911017</id><published>2011-07-31T23:15:00.000-07:00</published><updated>2011-07-31T23:38:15.498-07:00</updated><title type='text'>bazı şeyleri değiştirmek istiyorum</title><content type='html'>ama başaramıyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-5392785805877911017?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/5392785805877911017/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=5392785805877911017' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/5392785805877911017'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/5392785805877911017'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/07/baz-seyleri-degistirmek-istiyorum.html' title='bazı şeyleri değiştirmek istiyorum'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-9082631152808644440</id><published>2011-07-27T01:02:00.000-07:00</published><updated>2011-07-27T01:03:06.904-07:00</updated><title type='text'>Başbakan'a açık mektup</title><content type='html'>Baba naber? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haydi kolay gelsin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-9082631152808644440?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/9082631152808644440/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=9082631152808644440' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/9082631152808644440'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/9082631152808644440'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/07/basbakana-ack-mektup.html' title='Başbakan&apos;a açık mektup'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-2999348392053538794</id><published>2011-07-26T23:16:00.000-07:00</published><updated>2011-07-26T23:29:31.919-07:00</updated><title type='text'>Çakma mevlana edasıyla</title><content type='html'>zekası ile çok övünen bir adam aslında ne kadar zeki olabilir? remember kayser söze!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;anneme aslında aptal olmadığımı itiraf ettim, "seni asla affetmeyeceğim" dedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;anne ve babadan alabileceğin en kötü miras korkudur. milyonlarca lira ve o paraya sahip çıkma korkusu insanı bitirir. bunun yerine milyonlarca lira borç ve o borcu ödeyecek dirayet ve çalışma azmi bıraksalar daha iyi değil mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;açıklama yapayım derken savunma yapar bir tavır takınmamak lazım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;zekası ile alenen çok övünen bir adam gerçekten de zeki olabilir ama kibri zekasının önündedir. kibir zekayı yutan bir karadeliktir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;anne ve babaların çocuklarına bırakmaları gereken tek şey sevgidir. remember john lennon!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yalnızlık, sen içeri yanlış insanları aldıkça büyür, doğru insanları aldıkça azalmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yalnızlık, kendi halne bırakılmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;delilik, kendi haline burakılmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;faytonları çeken yaşlı atlar özgür olmadığı müddetçe sen de olamazsın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;özgürlük olunabilecek bir şey değil, inanılabilecek bir şeydir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;suya bile nasıl ve nereden akacağını söyleyen kelli felli adamlar, sana da nasıl yaşayacağını söyleyeceklerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;suyu yönetemeyebilirler, seni yönetirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;babama artık büyüdüğümü itiraf ettim, "seni asla affetmeyeceğim" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;cortasar'a kendisini anladığımı söyledim. "evladım ben ölüyüm" dedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;zekası ile çok övünen bir adam kafa tası yumurta kabuğundan yapılmış bir şövalyedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;zekası ile çok övünen bir adam taş kalpli bir şairdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;masumiyet, kendi haline  bırakılmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;53 dakika, her gün en az bir kere sahip olman gereken bir zaman aralığıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gurur, göğüste çıkmış bir çıbandır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ümit, nietzche'nin kriptonitidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;cenneti dünyaya getirmek ütopik olabilir fakat cennete öldükten sonra varılabileceğini düşünmekten daha gerçekçidir. remember john lennon. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"seçilmiş kişi" olarak atfedilen, yarraa yemiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;boyu galata kulesini geçen bina, terbiyesizdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-2999348392053538794?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/2999348392053538794/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=2999348392053538794' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2999348392053538794'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2999348392053538794'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/07/cakma-mevlana-edasyla.html' title='Çakma mevlana edasıyla'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-1140744765148867613</id><published>2011-07-26T15:32:00.000-07:00</published><updated>2011-07-26T16:23:53.216-07:00</updated><title type='text'>yarraks bir iş hayatı</title><content type='html'>kariyerimin yedinci senesindeyim ve nihayet aldığım para bir şeye benzemeye başladı. ve nihayet eve 15 dakika mesafede çalışıyorum. bundan öncesinde işe git gel 2,5 saatlik bir kaybım oluyordu. her günü 2 saat fazla yaşıyorum yani. bu aslında bir haftada eskiye oranla bir gün az (2*5=10 gibi kabasakal bir hesapla) çalıştığım manasına geliyor. peki ruhsal olarak daha mı iyi durumdayım? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;belki biraz. ama çok değil. yeterince değil. başka arayışlara girmeyecek kadar değil. gün içinde geçmeyen vakti geçirmek için saçma sapan şeyler yeyip de öküz gibi şişmanlamayacak kadar değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;daha mı iyi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ama bu cehennemde kuzeye bakan odaya taşınmak gibi bir şey. mekan yine cehennem. akşamları poyraz esiyor mı, e esiyor ama yetiyor mu, yetmiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;param yetiyor mu? aslında fazla bile. evet. bu kadar paraya ihtiyacım yok. çok da süper bir şey sanmayın ama fena değil. her ay bir tane i-pad alsam koymaz. evet. ama i-pad 2 değil. herneyse. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bugün taa 12 gün önce falan ajandama eklenen bir toplantıya katılmam gerekiyordu. saat 14:30'da. gerçi ajandama göre aynı toplantı 14:30'da çamlıca iş merkezinde başlayıp 16:30'da yine orada bitiyordu ama aynı ajanda yine aynı toplantıyı 15:00'da başlatıp 17:00'de bitirtiyordu ama mekan Metro City'di. Acaba şirkette klonlama hizmeti mi başladı diyerek bir heyecanla yönetici asistanına gittim. maalesef. sadece 15:00 Metro City olan sonradan revize edilmiş ve video konferansa çevrilmiş. daha da güzeli NYC'den de bağlanacaklarmış bu görüşmeye. allah kahretsin lan. bir an gerçekten de beni klonlayacaklarını sanmıştım. neyse bu hayal kırıklıklarımla yaşamaya alıştım artık. 14:30 daki toplantıya gitmem gerektiğini hatırladığımda saat 15:05 di. çünkü arada sabah başlayan ve bitecekmiş gibi durmayan başka bir toplantıdaydım. arada toplantıdan kaçıp stajyere söz verdiğim çok gizli excel bilgilerini veriyordum. çocuk deham karşısında şapka çıkarıyor, ona da excel i bu şekilde kullanmayı öğretmem için yalvarıyor bana alenen köpeğim olmayı teklif ediyordu. bir kere havlarsan sana iki tane iç içe "if" formülü yazmayı da  öğretirim dedim ona ve havlamayı geçti "houuuuuuuu" diye uludu. işte ben tam o ulurken kaçtığım toplantıya artık geri dönmeliyim derken esas önemli toplantıya zaten hiç katılmadığımı fark ettim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;stajyeri bırakıp, nispeten önemsiz toplantıma geri dönmeyerek ünalan'dan MC ve NYC ile yapacağımız video konferans toplantıya bağlanmak üzere high tech toplantı odamıza doğru yollandım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ünalan'dan MC ve NYC ile video konferansa katılmak... belki de biraz fazla şeyim...eee nedir...hani klonlanma yapılamıyor diye  biraz teknolojiye bok attım ya demin. aslında ünalan'dan NYC ile irtibata geçmek de sonuçta "ışınla bizi skati" den bir adım öncesi. bir adım sonrası bir bakmışsın "hanım sabah NYC'ye gittim, sana tribeca'dan bagel altım, bu arada de niro'nun selamı var" diyorum. neden olmasın. babamın iş yerine gittiğimi hatırlıyorum küçükken. bilgisayarlar dünya işgal edildiğinde falan gibi özel günlerde kullanılmayı bekleyen süper sonik aletler gibi bir köşede sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. bence oradan buraya gelinen mesafe benim 3-5 yıl sonra ışınlanıp al paçino ile metro'ya binme, seinfeld ile kahve içme gibi deneyimleri yaşama mesafesinden daha uzundu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"bu noktada evet arkadaşlar konumuza dönelim" diyen genç, idealist türkçe öğretmenine dönmek istiyorum. konuyu toparlamam lazım. ama önce o öğretmene şunu demek istiyorum. eline vermişler failün mefailün bir müfredat. tepeden tırnağa ideal olsan, idealizmin kitabı olsa ne fark eder dürrük! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet toplantı odasına gittim. içeride 4 mesai arkadaşım vardı. ikisi dress code a aykırı olmasına rağmen tişört giyen erkek, birisi bağlantı kopmalarına karşı  hazır bekleyen ve haylaz bir kunduz sevimliliğindeki IT operatörü ve bir diğeri de kendisinin çok zeki olduğunun her fırsatta fark edilmesi ve konuşulmasını ısrarla arzulayan bir nevi direktör. eğer sen bunu fark etmiyor gibi yaparsan, hemen sana bunu hatırlatacak bir şeyler yapmaktan geri durmuyor. toplantının ilerleyen bölümlerinde kendisinden sıkılıp not alıyormuş gibi yaparak bazı çakma mevlana deyişleri yazacağım. bunlar genellikle kibirin aklı yutan kara bir delik olduğu gerçeği üzerine ibretli vurgular yapıyor olacaklar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ama şu anda bundan bahsetmeye gerek yok. çünkü şu anda ben ikiye bölünmüş ekrana bakıyorum. aslında şu anda yazı yazıyorum. gece saat ikiyi geçti ve ben sıcaklardan uyuyamadığımdan ötürü soğuk miller'ımı çaktım ve aylardır kaleme almak istediğim mizaah yazımı daktiloya çekiyorum! "şu anda" ile kast edilen öyküdeki şimdiki zaman. o yüzden oraya geri dönelim. neden saptırdım ki ben sizi o yoldan. bu arada siz kimsiniz? bu yazıyı buraya kadar okuyana insan mı derim ben? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;melek derim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet dediğim gibi, ekrana bakıyorum ve ikiye bölünmüş ekranın üst tarafında NYC'de bir zenci, bir kızıl saçlı kadın, bir yaşlı wasp adam, iki tane de benim NYC'deki muadilim olduğu izlenimini uyandıran vasat yarı-genç duruyor. ekranın diğer tarafında ise MC ofisimizde yoğun bir insan kalabalığı dikkate çarpıyor. bunların tamamı erkek olmakla birlikte odaya tam sığamamışlar. erkek, erkek, erkek dolu bir ekran. umut sarıkaya çizmiş gibi. az sonra hepsi bir arabaya doluşup levent'e inip kız tavlamaya gideceklermiş gibi. ortalama maaşı kırk bin lira olan insanlardan bahsediyorum bu arada. ne kadar zavallı gözüktüklerini sizi anlatamam. keller, göbekliler, beyaz saçlılar... halı saha yapsalar şanslılarsa sekizinci dakikada bilekleri kıralacak, yok eğer değillerse 9. dakikada zaten kalp krizi geçirecek tipler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MC'den birisi sözü alıp monoton bir konuşma yapıyor. hiç zorlanmıyor bu adam, hemen kendisine eşlik edecek birisini buluyor NYC'den ve o da monoton ve öncekinden daha uzun bir konuşma yapıyor. az önce bahsettiğim kızıl saçlı kadın. kadın konuşurken onun hayatı üzerine düşünüyorum. long island'da oturuyordur herhalde diyorum. bir oğlan bir kız. kız büyük. 15 yaşında. 2 sene sonra okul balosunun kraliçesi olamayacak ama kendisini baloya götüren çocuk ile  yalan yanlış bir cinsel münasebet kuracak. tövbe tövbe. iyi de bunlardan bana ne... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"iyi de bunlardan bana ne"  derken kunduz sevimliliğindeki IT operatörü "burası İngiltere'mi" diyerek bombayı patlatıyor. gerçekten de nefis bir bomba bu. elbetteki zekası kulaklarından taşan bilmem ne direktörünün buna verecek bir cevabı var. "AMERİKA!" diyor. "NYC!" diyor.IT operatörü yine de geri adım atmayarak "kadın çok tipik İngiliz" diyor. destek bulamayınca da "aksanı tipik londra aksanı" diyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"değil" demek istiyorum. "ingiliz aksanıyla alakası yok" demek istiyorum ki bir bakıyorum çok zeki bir şeylerin direktörü de kafası ile IT ciyi tasdik ediyor. işte burada dayanamayıp orta iki seviyesine düşmek istiyorum. "salak mısınız lan" diyorum. "ne ingiliz'i lan" diyesim geliyor. "gözümü kapasam sanki julia roberts konuşuyor lan" diye devam etmek istiyorum. ikisi omuz omuza verip kendilerini benden korumaya çalışırlarken az önce çayın yanında gelen ve tüketmediğim iki adet kesmeşeker'i kafalarına atasım geliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;atmıyorum. sıkıntıdan öleceğim günleri beklemeye karar veriyorum onun yerine. ofisten tabutum çıkıyor. pamuk prensesinki gibi camdan yapılma bir tabut bu. yedi cüceler yok, beyaz atlı prens yok, öldükten sonra cennet ve cehennem de yok. hiç bir şey yok. sadece sıkıntı var. öldükten sonra bile geçmeyen saatler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-1140744765148867613?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/1140744765148867613/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=1140744765148867613' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1140744765148867613'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/1140744765148867613'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/07/yarraks-bir-is-hayat.html' title='yarraks bir iş hayatı'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-6744882443378290452</id><published>2011-07-22T01:36:00.001-07:00</published><updated>2011-07-22T01:40:00.032-07:00</updated><title type='text'>atlet</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-97jk4AT-J9w/Tik27d2If2I/AAAAAAAAARU/mJwpT4PTnlM/s1600/atlet.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-97jk4AT-J9w/Tik27d2If2I/AAAAAAAAARU/mJwpT4PTnlM/s400/atlet.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5632093204255375202" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ben de bugün işe kadın pesonelin yaptığı gibi atletle geldim.tuhaf karşılandım. neden ki? sıcaksa bana da sıcak, memeyse bende de var. amk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;fotoğrafta zorla gömlek giydirilmiş halim var ama ben çok sıcak yaa deyip yakamı açıyorum yine de. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kahrolsun faşist beyaz yakalılar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-6744882443378290452?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/6744882443378290452/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=6744882443378290452' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/6744882443378290452'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/6744882443378290452'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/07/atlet.html' title='atlet'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-97jk4AT-J9w/Tik27d2If2I/AAAAAAAAARU/mJwpT4PTnlM/s72-c/atlet.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-6302298649235182237</id><published>2011-07-19T03:16:00.001-07:00</published><updated>2011-07-21T01:01:57.553-07:00</updated><title type='text'>merhaba kravat, merhaba ceket</title><content type='html'>Uzun zaman olmuştu takım elbise giymeyeli. Sabah dolabımı açtım, takımlarım görev bekleyen askerler gibi dizilmişler. "Bu zorlu görev için gönüllü olan var mı içinizde? Öne çıksın hemen!" Hepsi istekli biliyorum. Ben gri takımımı aldım dolaptan. En çok onu seviyorum. İçine de beyaz gömlek. Peki kravatın rengi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş görüşmesine giderken takılan kravatın rengi çok mühimmiş. Fakat ben sadece kırmızının gücü sembolize ettiğini biliyorum. Şeytan kırmızısı bir kravata ihtiyaç duymadım hiç. Neden acaba? Zaten güçlü müyüm, yoksa bu sembollere önem vermiyor muyum? Bir buçuk saniye düşünüyorum, cevap ikinci şık. Bu arada elime gri pembe çizgili bir kravat geçiriyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çabucak giyinip aynanın karşısına geçiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insana takım elbise bu kadar mı yakışmaz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önceden de düşünmüştüm bunu. Ben konservatuarda bale eğitimi alan pehlivan ruhlu bir kimseyim. Olmuyor. Sahnede ellerini nereye koyacağını bilemeyen amatör bir şarkıcı veya şaşkın bir konuşmacı gibiyim üzerimde takım elbise varken. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fiziksel bir uyumsuzluk değil bu. Yani, ceketin kollarının uzunluğu iyi, omuzlar oturmuş, pantolonum ütülü ve paça boyu tam. Gömleğim kar gibi ve kravatım takımla uyumlu. Fakat olmuyor. Aynada kendime bakıyorum, bu gözler daha doğrusu bakışlarım ve takım elbise birbirlerini reddediyor. Sanki her an kapı çalacak, bir arkadaşım koltuğunun altına sığmayan kocaman futbol topuyla gelip "Kerem, hadi çamlığa gidiyoruz, maç yapcaz" diyecek. Bu bakışlar, bu arkadaşı bekliyor hala. Büyüyemiyorum, fakat artık büyümem gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ursula Le Guin bir röportajında sanırım, çocukluğun 30 yaşında bittiğini söylüyor. Hangisi daha iyi benim için, Le Guin'in tespitinin doğru olması mı yoksa yanlış olması mı? Eğer Le Guin haklıysa bir buçuk seneden az vaktim kaldı demektir ve ben bunun bitmesini hiç istemiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 10.30'da Türkiye'nin en büyük bankalarından birisi ile görüşmem var. Nasıl rahatım, nasıl umrumda değil anlatamam. Umrumda değil derken, ciddiyetim yerinde fakat kaygım sıfır. İnsan kaynaklarından ben yaşlarda bir çocuk karşılıyor beni. Kariyeri boşver, sohbet süper. Bir iki rutin sorudan sonra snowboard'dan girip Blog'dan çıkıyoruz. Benim aslında muhabbetim iyidir demeye getiriyorum, var mı sizin bankada böyle bir ihtiyaç? Para da istemem çok. Olmaz olsun cüzdanımda milyonlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız İK personeliyle tek bir konuda anlaşamıyorum. Bana sürekli Kerem Bey diyor. "Kerem" ve "bey" bir araya gelemeyen, gelmemesi gereken iki kelime benim için. İstanbul'un iki yakası bir araya gelir, Kerem ve bey bir araya gelmez diyorum içimden. Tabi bunu sesli olarak dile getirmiyorum. Az da olsa işe girme ihtimalim olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüşme boyunca sürekli olarak "birşey unuttum" diyorum. İçim içimi kemiriyor. Fakat görüşmeden çıkar çıkmaz hatırlıyorum ne unuttuğumu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş başvurumun sonucu olumsuz olursa eve mektup gönderip bildiriyorlarmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam eve gittiğimde neşeli bir sesle anneme sesleniyorum. "Anne, bana haftaya bıdıbıdı bankasından mektup gelecek. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İnşallah yavrum" diyor annem. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüreğim eziliyor, paramparça oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aralık 2006&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-6302298649235182237?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/6302298649235182237/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=6302298649235182237' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/6302298649235182237'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/6302298649235182237'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/07/merhaba-kravat-merhaba-ceket.html' title='merhaba kravat, merhaba ceket'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-4840867643919064522</id><published>2011-07-17T13:18:00.000-07:00</published><updated>2011-07-25T02:51:43.951-07:00</updated><title type='text'>komedyen</title><content type='html'>I-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahneye çıkmak üzereyken ki hislerimi anlatmak istediğimde aklına hemen Raskalnikov'un cinayet için evinden çıktığındaki ruh hali gelir. Nasıl ki Raskalnkov suç mahalline dönüştüreceği eve giderken yapmakta olduğu şey kendisine halen saçma ve yapılabilecek bir şeymiş gibi gelmiyor idiyse ve nasıl ki aslında ne yaptığını gerçekten de fark edecek olsa şöyle bir ürperip kendine geleceğinden hiç bir kuşkusu yoktuysa ben de işte yapacağım gösteri için ismim anons edildiğinde ve izleyicilerden gelen sembolik alkışın doldurduğu dar ve uzun salonda sahneye yürürken bile hala bunun "yapılabilir" bir şey olmadığını düşünüyordum. Yapacağım gösteride güldürülmeyi bekleyen onlarca insanın önünde sahneye çıkıp "kusura bakmayın buraya kadar geldiniz ama gösteri yapmaktan vazgeçtim" gibisinden bir şey diyeceğime neredeyse emindim. Hatta bunu dahi demeden, ani bir burguyla kapıya doğru koşup bir daha o mekana hiç dönmeyecek şekilde kaçabilirdim. Evet, bunu da yapabilirdim. Ama sahneye çıkıp gösteriyi yapmak? İşte bunu yapamazdım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahneye çıkmak için tek yapabileceğim kendimi oraya çıkmayacağıma dair yalan söylemekti. Bir şekilde kendimi kandırabileceğim bir illuzyon. Kendine yalan söylemenin belki de had safhası. Dişçi koltuğuna oturtulmak ya da pipisini sünnetçinin eline teslime etmek için kandırılmaya ihtiyaç duyan bir çocuk gibiydim. Hep böyle oldum aslında. Bir zorlukla başedecek gücüm olmadığını bildiğim zamanlar da hep bu aldatma oyununu oynadım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askere gittiğim gün mesela, nizamiye kapısındaki kuyruğa girdiğimde dahi içeri gireceğime inanmıyordum. Hatta ismimi kaydettirip teslim olduktan sonra bile gerçekten de içeride olduğumu kendime itiraf ettirmiyordum. Botlarımı bağlarken, uyuyacağım yatak bana gösterildiğinde, koğuşta birikmiş esrarlı sigara kokusunu "bu pis koku da neyin nesi?" diyerek ciğerlerime çekerken de kendimi içeride kabul etmiyordum. Sanki her an arkadaşlarım, babam falan gelip beni alıp gideceklermiş gibiydi, ya da bir kabustan kalkacakmışım gibi hissediyor dum. Bu oyunu günlerce süsdürdüm. Ta ki eğitim yürüyüşleri sırasında iki topuğumda da oluşan yaraların artık canımı çok yaktığı, kışlada elektrikler kesildiği için karanlıkta koğuşumu bulamadığım ve annemin üzerine ismimin baş harfini işlediği mavi baş havlumu kaybettiğim güne kadar. O akşam gerçeklerle yüzleşme vaktim gelmişti sanırım. kendimi bunun için yeterli olgunluğa gelmiş hissedeceğim ki artık askerde olduğumu anladım. Sevdiğim hiç kimse yanımda yoktu ve istediğim hiç bir yere gidemezdim. yere oturup ağlamaya başladım. Sırtımı duvara vermiş, başımı iki dizimin arasına gömmüştüm ve kazık kadar adamdım yani, 23 yaşında ve yetimhanedeki ilk gecesindeki bir çocukmuş gibi ağlıyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bu sefer  yaşadığım korku hayatımda o ana dek yaşadıklarımın içinde en büyük korkuydu. Küçük düşebileceğimi bile bile kalabalığın önüne çıkıp onları güldürmeye çalışmak... Bunu yapacağıma bir kaç ay daha askere gitmeyi tercih ederdim gerçekten. Ve işte tam da bu sebepten ötürü, yaşadığım korku ne kadar büyüktüyse kendime söylediğim yalan konusunda da o kadar ikna edici olmalıydım. Bu benim ustalık dönemi yalanımdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi tılsımımın etkisinde sahneye olan o uzun yürüyüşüme devam ettim. Bu yıllardır sürmekte olan 12-13 adımlık bir yolculuktu. Hiçbir zaman bu yürüyüşü bir yere vardıramayacağımdan emindim. Orada son üç basamağı çıkarken ve hatta elime mikrofonu aldığımda bile "olmayacak bu iş" diyordum  kendime. Ağzımdan çıkan ilk sese kadar bunu yapmayacağımdan en ufak bir şüphem dahi yoktu. Derken ağzımdan kelimeler dökülmüştü. Nasıl ki Raskalnikov, kadını gerçekten öldürebileceğini ancak vurduğu ilk çekiç darbesi sırasında fark ettiyse, ben de ilk espirime başlarken artık sahnede olduğumu ve bunu cidden yapmakta olduğumu fark ettim. İlluzyonun sonu gelmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu hayatta iki şeyden hiç hoşlanmam" dedim. O sırada kocakarı yere kapaklanmış can çekişiyordu. Raskalnikov kadar kuvvetli hisler yaşamıyor olsam da, ikimizde o an kendimizi nasıl olup da bu kadar iyi kandırdırmış olduğumuz gerçeği ile yüzleşmiştik ve bunun şaşkınlığını yaşıyorduk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;II-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu hayatta iki şeyden hiç hoşlanmam: Bir; "Ayrıntı" " dedikten sonra kasıtlı olarak kısa bir duraklayıp giriş cümlemi bitirdim;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ve iki; "detay" "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada mizahın çok bilinen "beklenmedik olan komiktir" ilkesine sığınıp olabildiğince basit bir formül espirisi yapmak istemiştim. Klasik mizah kurallarına uygun bir başlangıçtı bu. Bütün gösteriyi bunun üzerine kuramazdım ama işte dediğim gibi garantili ve onlara karşılarındaki karakter hakkında oldukça ipuçu veren bir girizgah. Zaten heyecanlandığımda deli bakan gözlerim, böyle bir laf edebilecek takıntılı birisine yakışan şekilde de bakıyorlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Girişin iyi olup olmadığını anlamak için ister istemez izleyicinin tepkisini ölçmeye çalıştım. Belki de doğru bir hareket değildi bu. Bu yaptığım anlaşılırsa kendime güven sorunum olduğunu fark edebilirlerdi ve kendisine güvenmeyen anlatıcıya kimse gülmez. Daha doğrusu gülerler de, ancak bu kişinin zavallılığına gülerler. Yine de tüm bunları bilmeme rağmen izleyicinin tepkisini anlamaya çalışmaya zorluyordum kendimi. Belki de bir kere daha kendimi kandırmalıydım acilen. Ama yapamıyordum. İlk cümlemden sonra cılız bir kaç kahkaha gelmişti kulağıma. Kimdi bu gülenler acaba? Neden gülüyorlardı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk aklıma gelen bu gülenlerin beni gösteriye ısındırmak isteyen arkadaşlarım olduklarıydı. Kendime güvenimi toparlayacağım avans kahkahaları. Ama hayır, onlar olamazlardı. Onlar benden de kötü durumda olmalılardı şimdi. Benim yaşadığımdan daha büyük dehşet içinde, neden bunu yaptığımı düşünüyorlardı, neden kendimi bu hiç tanımadığım insanların önüne attığımı ve olası bir başarısızlık sonrası kafalarına nasıl da ütüleyeceğimi hesap edip için için geriliyorlardı. Haksız da değillerdi. Ben de benzeri şeyleri o anda izleyicinin karşısındayken bile yapıyordum evet, başarısız olacak olsaydım onlara nasıl yük olacağımdan da adım gibi emindim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herneyse, ilk zayıf kahkaha arkadaşlarımdan gelmiş olamazdı. Peki o zaman demin gülenler kimlerdi? Belki de verdikleri paranın yanmasını istemeyen iyimser izleyiciler de vardı aralarında, kendilerini benim komik olduğuma inandırmak istiyorlardı. Bu iyimserlikteki izleyicilerin beni ne pahasına olsun, "ha gayret olacak, ha gayret açılacak" diyerek gösterinin içinde tutmak isteyecekleri kesindi. Nietzche bu tip insanların tamamına kısaca "ümit" demişti. İşkenceyi uzatan insanlar. Eğer gerçekten de onlar tarafından destekleniyorduysam durumum oldukça kötüydü. Çünkü bu samimiyetsiz tepkilerini gösteri boyunca sürdüremezlerdi, er ya da geç sıkılacak ve gülmeyi bırakacaklardı. Sürekli kahkahaların şiddetinin artmasını bekleyen ben ise, gelen tepki cılızlaştıkça zaten az olan güvenimi kaybedecektim ve bu kısır döngüde izleyici de benim her an bir sihir yapıp onları gülmekten geçiremeyeceğimi fark edecekti. Durmaktan olan ve zaten zayıf başlamış bir yağmur, ölmek için doğmuş güçsüz bir bebek gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarı da bahsettiğim gruba ilave olarak bir de ayıp olmasın diye gülenler de olabilirdi. Onları çok iyi tanırdım doğrusu çünkü ben de onlardan birisiydim çünkü. Hiç beğenmediğim gösterilerde kendimi zorlayarak gülmekten yanak kaslarım ağrırdı. Gösterinin komik olmaması, haydi diyelimki komikti de benim gülesimin gelmemesi sanki benim kabahatimmiş gibi hissederdim. Bunu saklamak için sonsuz bir sahteliğe dayardım sırtımı, "aman beğenmediğim anlaşılmasın" diyerekten. Ben öğrenmiştim bunları ama bu öğrendiklerimi izleyiciye kim fısıldayacaktı, "gülmeyin lan, gülmeyin" diye bağırmak istedim onlara. Ne kadar gülmelerini istersem isteyeyim hem de. İçinizden gelmiyorsa gülmeyin yavşaklar, samimi değilseni kandırmayın beni yalancı götler..." diyemedim tabi. Devam edecektim. Devam edecektim ama insan zihni ne kadar hızlı çalışıyor bazen. iki şeyden hiç hoşlanmam. "Bir; ayrıntı ve iki; detay" dedikten sonra azıcık harlanan kahkahaları bir adım ileri götürecek bir cümlem daha vardı ama cümleyi telafuz etmeden önceki kısacık sessizlikte ben işte böyle takılmıştım, açılış cümlemin ardından gülenlerin kimler olduğuna. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahiden diyorum kimdi bu insanlar? Neden gülmüşlerdi? Belki de bu samimiyetsiz ya da ayıp olmasın diye gülenlerden daha da kötü bir kitle vardı karşımda. Performansın açılış cümlesine değil de bizzat benim komik, yani "kendisini komik duruma düşürmüş aptal birisi" olduğumu düşünen ukalalardıysa ya? İşte en kötüsü de bu olurdu. Çünkü onlar bu şekilde güldükçe ben her saniye kendimi daha da aptal yerine düşürecektim.  Hayatım boyunca her yerde, tüm kalabalıklarda bu insanların aramış ama onları hiç bir zaman bulamamıştım. Karşıma çıkacakları korkusu beni caydırmaya, bezdirmeye yetmişti. Bu kötü senaryoydu. Sana gülünmesini istiyorsun, bu maksatla sahneye çıkıyorsun ve sana gülünüyor da! Ama senin istediğin şekilde değil?! olsun. Tanrı böyle şeyleri sever. Eğer sen sahnedeysen ve bu bahsettiğim duruma düştüysen, orada o gösteriyi yapan aslında tanrıdır. Sana bunları yaptıran ve karşına geçip gülmekten kırılan da odur. Bu onun mizah anlayışıdır. Tanrının mizah anlayışını taklit edemezsen, o anlayışın bir kurbanı olursun. Belki de bundan da bahsetmeliydim gösteride evet. Ama bunun için hazırlık yapmamıştım. Hem bundan alınacak tipler de olabilirdi. Olsun yine de yapmalıydım belki de bu tarz şakalar. Mizah ne içindi? Neye gülünüp neye gülünemeyeceğini karar verecek kişi kimdi ki? Böyle bir kişi yoktu işte. Böyle bir güç vardı, o gücün de adı zamandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Tanrı'nın mizah anlayışı dostlarım" demeliydim son derece kendine emin bir şekilde. -Bir elim cebimde de olabilirdi- "gerçek kutsal kitap işte bu anlayışın yazılı olduğu kitaptır" demeliydim. İnsanları korkutmayı seven bir din adamı gibi sesime tehtidkar bir hava verip "Bu kitabı anlamazsanız ve buna direnirseniz, sizin de hikayeniz bu kitapta anlatılır ve tanrı size çok güler"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım böyle devam etseydim buna kimse gülmezdi. Buna bir tek ben gülüyordum çünkü. buna gülme hakkı, kimseye bahsetmeme koşulu ile bana mı verilmişti yoksa? doğru olabilirdi çünkü tanrı hemen hiç bir şeyi koşulsuz vermezdi. Ben de bu anlaşmaya sadık kalarak ondan bahsetmeyi bu seferlik erteleyip elimdeki metne sadık kalarak ilerleyecektim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülenlerin kim olduğunun önemi yoktu. Hem hepsi aynı motivasyonla gülmek zorunda mıydı sanki? İçlerinde bana gaz vermek isteyen arkadaşlarım, beni gösterinin içinde tutmak isteyen samimiyetsizler, zavallılığıma gülen hıyar ağları olabilirdi. Kuşkusuz bunların her birinden bir kaç kişi olabilirdi. Ama birileri beğenmiş de olabilirdi. Belki en az bir kişi gerçekten de beğendiği için gülen samimi, dürüst ve mizahıma destek veren bir kişiydi, neden olmasın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devam etmeliydim, izleyici artık devam etmemi bekler gibiydi. Şiirin ikinci satırını unutan çocuk gibiydim, artık her saniye aleyhime işlemeye başlamıştı ki girizgahı tamamlayan cümleyi tamamladım;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"bunlara ilave olarak teferruattan da hiç hoşlanmam" dedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz daha dolgulu oldu kahkahalar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de başarabilirdim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-4840867643919064522?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/4840867643919064522/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=4840867643919064522' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4840867643919064522'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/4840867643919064522'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/07/komedyen.html' title='komedyen'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-2383529498354547212</id><published>2011-06-29T01:55:00.000-07:00</published><updated>2011-06-29T03:45:54.089-07:00</updated><title type='text'>kusmuk</title><content type='html'>(...) yerdeki içki bardaklarına, küllüğe, kuruyemiş tabağına basmamaya özen göstererek ayağa kalktım ve yere serpiştirilmiş minderlerin üstündeki sarhoş insanların arasından geçerek odadan çıktım. az önce duyduğum şeyin doğruluğuna inandırmaya çalışıyordum kendimi. ya da belki de duyduğum şeyin yanlış olduğuna inandırmaya çalışıyor da olabilirdim. ikincisi daha bana uygun bir davranış gibiydi. tuvalete girdim ve kendime karşı daha samimi olabilmek için aynaya baktım. sol kaşımda çocukluğumdan kalma yara izim, iri dudaklarım, ince kaşlarım, asimetrik gözlerim, tombul yanaklarım, seyrek sakallarım... hepsi yerli yerindeydi. gözlerimden taşan sevinçli ifade, az önce duyduğum şeyin doğru olduğunu bas bas bağırıyordu bana. ama hayır. böyle büyük bir şeyle yüzleşecek gücüm yoktu. bu kadar güçsüz olduğumu kabul edecek kadar olgun da değildim. o yüzden hiç o sulara girmek istemiyordum. "yanlış duymuşumdur" diyordum kendime. kendimi zorla buna inandırmaya çalışıyordum. inanmayacak gibi olduğumda da "şaka yapmıştır kız kesin" diyordum. öyle ya. o kalabalık odada yılan gibi sinsice yanıma sokulup kulağıma uzanıp "sevişelim mi" diyen bir kız hülyası görüyor olamazdım. bu gerçekten olmuştu tamam. ama kız büyük ihtimalle, ne büyük ihtimali yahu, kesinlikle ve katiyetle benimle kafa bulmak istemişti. o an dönüp çapkın bir gülücük atıp "tamam" deseydim, belki de odanın öbür ucunda bir yerlerde düştüğüm bu hale gülecek olan arkadaşları vardı. belki de böylesi bir teklif karşısında bir erkeğin ne kadar aptallaşabileceğini görmek istemişlerdi. benim "tamam" derkenki yüz ifadem ile dalga geçeceklerdi. haftalarca birbirlerine benim taklitimi yapacaklardı. gözlerini biraz şaşı yapıp "tamam" diyeceklerdi birbirlerine. neden şaşı yapıyorlarki gözlerini, ben şaşı değildim ki sadece biraz asimetrikti göz çukarımın burnuma olan konumları. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yüzüme su çarpıp tekrardan aynaya baktım. biraz daha kararlı gibiydim bu sefer. "sevişelim mi" demişti kız. tamam artık bunda bir karışıklık yoktu. bu inkar edemeyeceğim bir gerçeklikti. "pekiyi dalga mı geçmişti?" bunu anlamanın tek yolu yanına gidip, az önce bu teklifi duymamış gibi yapıp ama bir takım bedensel imalarla, belki sarılarak, belki kalabalıktaki diğer sarhoşlara çaktırmadana -çok zor olmayacaktı bu- belini okşayarak ya da uzaktan, ta odanın diğer ucundan imalı bir bakış atarak benimle dalga geçip geçmediğini anlayabilirdim. evet böyle yapacaktım. yüzümü kuruladım ve tuvalet kapısına doğru yöneldim. tam kapıyı açacakken bir kuşku daha gelip yerleşti içime. ya kız arkadaşım beni test ediyorduysa aslında? ya aslında bu geceki toplantıya gelememiş değil de böylesi bir tezgah için özellikle gelmemişse? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;omuzlarım çökmüş, umudunu kaybetmiş bir halde kapalı tuvate oturdum. bir an önce bir eylem planında bulunmalıydım çünkü kız zil zurna sarhoştu ve bana yaptığı teklifi belki de unutmuştu bile. hatta ben oradan kalktıktan sonra başkasına da aynı teklifte bulunmuş da olabilirdi. belki de o başkası ile alt kata inip ev sahibinin geçen hafta mefta olmuş babaannesinin soğuk, hala ihtiyar insan, ilaç ve kolonya kokan yatak odasına girmişlerdi sessizce. olabilirdi. aslında ben de böyle yapmalıydım, ben de kız bana "sevişelim mi" dediği sırada onu elinden tutup o odaya indirmeliydim. onun yerine tecavüzden kaçan ürkek bir kız gibi kendimi bu tuvalete kapatmıştım. acilen bir şeyler yapmalıydım. doğru ya da yanlış, herhangi bir şeyler yapmalıydım. burada kalmaya devam edemezdim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ayağa kalktım ve korkularımı yenemeyecek olsam da onları bir an için kenara bırakabileceğimi fark ettim. keşke ben de odadakiler gibi içki içseydim ama ben sürekli kahve içiyordum böyle toplantılarda. kafalarımız birbirlerinden bambaşka yönlere gidiyordu bu sebepten. o an bir an için "kafalarımızın farklı yönlerde olmasının" da tıpkı acaba beni kandırıyor olabilirler mi ya da "ya kız arkadaşım ile bir olup bana bir oyun çeviriyorlarsa" fikirlerinin kafam aüşüştükleri anlarda olduğu gibi aslında korkularımdan beslenen fikirler olduğunu fark ettim. ve düşündüğüm müddetçe, o tuvalette oturduğum müddetçe sürekli olarak kızın yanına gitmemek için yeni bahaneler hem de akla çok yatıkın, oldukça gerçekçi bahaneler bulacağımı anladım ve hışımla tuvaletten çıktım. kapıdan çıkarken evin kedisi de tuvaletin içine doğru bir hamle yaptı ve kararlı ve güçlü adımlarım ile istemeden de olsa onu biraz tekmelemiş oldum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sarhoşların bulunduğu odaya döndüm ve benimle sevişmek istediğini söyleyen kızın yanına doğru aynı kararlı adımlarla yürümeyi sürdürdüm. kız da gülerek bana doğru yaklaşıyordu. hala kaçmak için bir şansım olabilirdi. bir an için kız arkadaşımın kurduğu tuzağa düştüğümden kesinlikle emin oldum. sadakat sınavından mı çakıyordum? ömür boyunca mutlu olacağım, evleneceğim, bana çocukları verecek segilimi -bunların hepsini o söylüyordu- bir sarhoş kız için mi kaybedecektim yani? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet, kaybedecekcektim. doğrusu bu cevaba kendim de inanamadım. kız arkadaşımın benden önce dokuz tane sevgilisi olmuştu ve bunların  yarısını tanıyordum ve bunu taşımaktan çok zorlanıyordum. belki de bu durum evliliğimiz için de iyi olur dedim kendime. işte şimdi yalanların yönü değişmişti. artık kızla birlikte olabilmek için kendime yalan söylemeye başlamıştım. "belki de başkaları ile olmanın o kadar da büyütülecek bir şey olmadığını anlarım bu şekilde" dedim. belki de ancak bu şekilde büyürüm ve bir gün sevgilimle evlenebilecek duruma gelirim" dedim. çok hızlı oldu bütün bunlar ve kızla odanın ortasında karşılaşmamıza dek sürdü. gülerek "nasıl gidiyor?" dedim. bir yandan da onu okşamaya hazırlanıyordum. sağ elim adeta kendiliğinden ona doğru uzanmış, avuç içim belindeki hafif toplu çıkıntıya doğru bir hamle yapmıştı ki "bize likör alır mısın?" dedi bana ve boşalmış muz likörü şişesini elime tutuşturdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sıcak, yuvarlak, yumuşak insan tenine dokunmayı bekleyen avuç içim soğuk şişeyle temas etmeyi çok yadırgadı fakat şişeyi elime tutuşturan kız aniden yaşadığım hayalkırıklığından çabucak sıyrılmamı sağlayan bir göz attı kız bana. bu atılan gözün anlamı "az önce ne dediğimi farkındayım, lafımın arkasındaydım, sen bir şişe daha likör al gel, hatta sen de iç, sonrasına da beraberce bakarız" manasındaydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hemen odadan fırlasım, koşarak dışarı çıktım ve açık tekel bayii aramaya koyuldum. bildiğim bir bölgede sayılmazdım o yüzden işim rast gitmedi. ama sonunda muz likörünü buldum ve tekrar eve döndüm. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;fakat ne kadar çalarsam çalayım kapı açılmıyordu. ben de sadece zile basmıyordum artık, kapıyı yumrukluyordum da. diğer komşulardan çıkanlar oldu. içerisinin çok kalabalık olduğunu ve kapının açılmamasını endişe verici bulduğumu söyledim. kadın da attığım bu yalana çabucak inandı. belli ki macerayı seven tiplerdendi. kendisinde evin bir yedek anahtarı olduğunu söyledi ve anahtarı bulmak için evine girdi. tam o arada da kapı açıldı. ev sahibi arkadaşım yaptığım gürültü için beni eleştirdi ama benim onu dinleyecek halim yoktu. pire torbasını elimin tersi ile kenara itip şişeyi teslim etmek için kızın yanına gittim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;onu sırtını kalörifere dayamış, sızmış şekilde buldum. pembe tişörtünün üstünde az biraz kusmuk vardı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-2383529498354547212?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/2383529498354547212/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=2383529498354547212' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2383529498354547212'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/2383529498354547212'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/06/kusmuk.html' title='kusmuk'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4809097368162510784.post-311550601992080256</id><published>2011-06-23T23:05:00.000-07:00</published><updated>2011-06-23T23:06:20.661-07:00</updated><title type='text'>evinde kütüphane kuran adam</title><content type='html'>adamın birisine sürekli olarak idefixe'den kitap geliyor. dayanamadım, gittim sordum. "bunların hepsini okuyabiliyor musunuz" dedim. öyle ya, iki haftada bir bir kutu kitap geliyor. ciltti, gıcır gıcır  yeni baskılar. bana baktı ve "kütüphane kuruyorum" dedi. oysa ki sorduğum sorunun cevabı bu değildi. o da zaten "okumuyorum" dememek için böyle dedi. okumadığını, buna rağmen sipariş verdiğini, bütün hazzının ofise koli koli kitap getirtmek olduğunu, bu gelen kolilerin kendi entellektüel görüntüsünü cilaladığını düşünüyordu. buna inanmıştı. eğer "okumuyorum" deseydi, bu küçük soytarılığını da itiraf etmiş olmayacak mıydı? eğer "okumuyorum" deseydi o ciltleri çıkarıp evindeki kütüphanesine dizmenin hazzından da olacaktı, eve gelen misafirlere "bakın kütüphanemi gördünüz mü" demenin gösterişçi, kibirli çoşkusundan da. "vayy" dedim. kütüphane kuruyorsunuz demek. "ne kadar ulvi bir davranış" dercesine yüzüne baktım. ama alay da ediyordum. alay ettiğimi biliyor fakat bir ihtimal doğru söyleyebileceğimi de düşünüp kendisini bu ihtimale inanmaya zorluyordu. bunu yapması onun için kolaydı. "vay hergele" diyemezdi bana. zaten diyemeyeceğini bildiğim için üstüne gidiyordum. kütüphane kuruyormuş. sanırsın ki yaptığı bağışlarla varoş bir okulda ya da bir köy okulunda kütüphane kuruyor. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"hiç kimsenin siklemediği birinin evinde, hiç bir zaman okunmayacak, kimsenin işine yaramayacak pahallı kitaplarla doldurulmuş bir oda." &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"aslında böyle bir odayı dolduruyorsunuz" demeliydim belki de. ona yardımcı olurdum belki de. ama yardıma ihtyacı var mı ki? hç sanmıyorum. "kütüphane kuran" birisi olarak tanınmak ve bilinmek onun için yeterli. bundan daha önemli bir şey yok onun için.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;script src="http://www.blograzzi.com/scripts/blograzzi.js" type="text/javascript"&gt;&lt;/script&gt; 
&lt;script type="text/javascript"&gt; 
guid = '6626b210-1c7b-41c3-b3cc-23b6692fa029';
mode = '1'; 
furl = 'dilencivapuru.blogspot.com'; 
blograzzi();
&lt;/script&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4809097368162510784-311550601992080256?l=dilencivapuru.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/feeds/311550601992080256/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4809097368162510784&amp;postID=311550601992080256' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/311550601992080256'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4809097368162510784/posts/default/311550601992080256'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dilencivapuru.blogspot.com/2011/06/evinde-kutuphane-kuran-adam.html' title='evinde kütüphane kuran adam'/><author><name>Aman Kaptan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06601568926213580882</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry></feed>
